Çarşamba, Mart 27, 2013

Bruce Wills hayranı olarak her filmini seviyorum... Çok çekici ve karizmatik geliyor...

Bu akşam "16 blok" filmini izledim... İnandığınız şeyi yapmak güzel bir şey... Doğru veya yanlış olup olmadığı çok önemli değil... İçten gelen ses önemli...

İç ses genelde doğru olmadığını söylese bile, bazen tersi davranışlarda bulunabiliyor insan... Ama sonunda mutlaka iç sesin dediğine geldiğim çok oldu... İçiniz rahat etmez ve yanlış diye gün be gün içinizde alarm gibi çalar, bu da içsel mutsuzluğunuzu doruğa çıkarır... İşte o an neyin peşinde veya izinde iseniz vazgeçmeniz gerekir... Yanlıştır... Boşuna zaman kaybıdır...

Zaman gerçekten her şeyi unutturuyor...

Bu sabah kalkış alarmım çaldığı zaman kapatıp, 5 dakika uyuyayım dedim... Uyandığımda tam 45  dakika geçmişti ve bu bana 5 dakika gibi geldi :)

Güzel olan ise saati hep erkene kurduğumdan geç kalma derdimin olmaması:)
Tecrübe sonucu bu sisteme geçtim...

Bugün ofiste 3 kişiydik...

Huzurlu bir çalışma ortamı...
Sakin ve sessiz...

Her geçen gün daha bir alışıyorum...
Ya da kabullenmeye başladım...






Pazartesi, Mart 25, 2013

Bu sabah çok zor kalktım... Gece uyuyamadığım için olsa gerek, bunların arasına bir de kabuslar girdi tabii ki...

Dün akşam yönetici geldi ve de üst katın tadilata başlayacağının müjdeli haberini verdi. Cumartesi günü yönetime gidip kendilerinden de üst kat konusunda yardım istemek sonucu getirdi.
Bir de üstüne " keşke daha önce gelseydiniz " demezler mi:) 

İşte burası Türkiye... Ve de yurdum insanlarının bir günü bir gününü tutmuyor... Bu da kanıt...

2.5 ay önce yönetime gittiğimde üst katın ev sahibi ile halletmeniz gerekiyor demişlerdi... 

Neyse bu konuyu da kapattık sayılır... Bu arada çalıştığıma da seviniyorum, evde olup bir de üst katın yıkım gürültüsünü çekmek vardı...

Yarın yağmur geliyor diyor, havayı koklayan adam...
Cuma günkü yağmurdan sonra açıkçası küçük bir şemsiye almam gerekiyor sanırım acilen...





Cuma, Mart 22, 2013

Tam 2.5 aydır üst kattaki kiracı ve ev sahibinin banyo tavanıma akan suyun kaynağını bulup yaptırmalarını bekliyorum. 1.5 aydır sadece ev sahibi ile irtibattayım. Hep haklısın diyerek bugün yarın diye bugüne geldik. Artık telefonlarıma ve mesajlarıma da cevap vermiyorlar. 
Belediyeye şikayet ile belediyenin cezai işlemlerle sonuçlandırdığını duydum. Pazartesi sabah ilk işim belediyeye gitmek. Internetteki forumlarda okuduğum başka bir şey de noterden ihtar çektirmek ve bunun üzerine dava açmak. Dava hemen sonuçlanmadığı gibi şeylerde yazılmış...

Bu konu artık bıktırdı beni. Kiracıdan zaten sıtkım sıyrılmıştı ama bu üzerine biber ekti resmen...

Bir de bugün babet ayakkabı ile çıkmak nasıl bir akıl... Öğlen yemeği dönüşünde bardaktan suyu yukarıdan boşaltmaya başladılar... Şelale şeklinde su borularından akan suların yanı sıra yarı venedik su kanallarına dönen sokaklardan ıslanmadan şirkete dönmek mümkün mü? 

İşten çıkana kadar kurumuştum esasında...
Denizotobüsünden inince her akşam yaşadığım taksi kuyruğunda 20 dk sabit duruş ile sırılsıklam oldum... Şemsiye konusundaki grevime artık son mu versem... Çadır şeklindeki şemsiyeyi taşımayıp, kapşonla hayatı geçirmenin bugün zararını fazlası ile gördüm...




Perşembe, Mart 21, 2013

Hükümsüz...

Muhteşem bir hava vardı bugün. Esasında dün ve bugün bahar havası hakimdi. Kışlık montumu bu iki gün evde bırakıp kendimi bahar moduna ayarlamıştım... Anlaşılan hemen havaya kanmamak lazım... Yarın bir düşüş başlıyor gene sıcaklıklarda... Baharlara, ekilen lalelere üzülürüm... Onlar zarar görmesin:( 

Havanın güzelliğinden dolayı, ofiste bulunan beyaz güvercin ve hint bülbülünü dışarı çıkardık...
Tavan arası ofisimizin pencerelerinin önünde durdular bütün gün... Dışarda uçan martıları, kargaları, güvercinleri görüp kendi tutsaklıklarını dert edinip bunalıma girdiler mi bilemiyorum...
Bütün gün ofis içinde teller arasındaki tutsaklıkları canımı acıtıyor, her ne kadar serbest kalsalar bile yaşam süreleri oldukça kısa olur mutlaka...
Gene de içim acıyor...





Bugün içimde bitmek bilmeyen bir sıkıntı vardı... Bazı şeyler var ki hayatınızın yönünü tamamen değiştiriyor ve içinizde kırıklıklar kalabiliyor... 
Gene de şükrediyorum tabii...
Sağlıklıyım... Ve bugünden daha kötüsü de olabilirdi...



Denizotobüsü ile karşıya geçerken içimdeki sıkıntıdan da bir nebze kurtuldum... Gece ışıkları ile aydınlatılmış İstanbul belki de kötülükleri, çirkinlikleri ve olumsuzlukları kapatıyor gibi gözükse de esasında değişen hiç bir şey yok... Sabaha göre biraz daha yorgun hatta stres dolu insanların ev koşuşturması dışında, gece de artık çirkinlikleri kapatacak güçte değil... Bozulmuş ve satılmış ruhlar ele geçirmiş herşeyi... Artık insanlık hükümsüz... 

Martılar şehrin yeni sahibi...





Çarşamba, Mart 20, 2013

Uzun zamandır bu kadar güzel bir gün geçirmemiştim. 

Sabah Medamerikan'daki göz doktoruma gidip muayne oldum. Haziran ayında tekrar kontrole gideceğim. Şimdilik herşey normal. Haziran ayındaki muayne öncesi bazı tahlilleri yaptırmamı istedi.

Sonrasında Kalamış'taki otele gittim. Orada iş yerimden arkadaşım ile buluşup salonları gezdik.
Saat 13.00 deki randevumuz için Kavacık'a geçtik ve eski firmamdan çalışanlara rastlamamız, kısmet işi sanırım ki, her işte vardır bir hayır demek lazım, rastlamak güzel oldu...
Görüşme sonrası tekrar iş yerine dönmemiz öğleden sonrayı buldu. Tam bir İstanbul turu yaptık desem yeridir...
Havanın güzel olması, lalelerin açmış olması ile kendimi mutlu hissettim.

Akşam iş çıkışı uzun süredir görmediğim bir arkadaşım ile Taksim'de buluştum.
Duygularıma tercüman olan arkadaşımı özlemişim.
Telefonda sohbetlerimiz de güzel ama yüzyüze konuşmak ve gerçekten bu devirde ne dediğimi anlayan ve beni dinleyen bir insanın olması da bir nimet sanırım... 

Sevdiklerim ve sevenlerim ile sağlıklı daha güzel günlere...




Salı, Mart 19, 2013

Sakinleştirici tek şey "Bach"...

Bir günü daha geride bırakırken, huzuru hissetmek istiyorum tüm benliğimde...

Bunun içinde en güzel yol, tunein/calm radio - Bach...





Pazar, Mart 17, 2013

Hafta sonu nasıl geldi ve nasıl geçti pek anlayamadım...

Cumartesi günü öğlene kadar evimle ilgilendim... Hafta arası pek vakit bulamadığım derleme ve toplama işlemleri ardından soluğu annemde aldım. Bütün haftanın özetini anlatıp, genel konularda bilgilendirmelerin ardından, yemek ve çay molası ile gene puzzle'ın başında buldum kendimi...
Evlerin pencereleri ve ışıkları ortaya çıkmaya başladı...
Bir resim bu kadar küçük parçalara neden ayrılır tam anlamayadım... Birinin aklından zoru varmış... Onları birleştirmeye çalışan ise ayrı bir deli:) o da ben oluyorum sanırım...
Yakında gözlerim bozulacak... Çarşambaya göz doktorundan randevum var... 3 aylık kontrol zamanı...

Veni vidi 6 ay ara ile geçen sene 2 kere yanlış teşhis koyup, göz tansiyonum olduğuna karar verdi.
Tetkikleri yaptırmadan, eski firmamdaki ürün müdürünü aradım... Saolsun hemen Medamerikan'da tanıdığı ve ailece gittikleri bir göz doktorunu önerdi. Ocak 2013 de muaynem ve tetkikler yapıldı, sonuçta hiç bir şeyin olmadığı tespit edildi. 
3 ayda bir kontrol edelim biz gene de dediler. Bu ikinci randevum olacak. Doktor o kadar sıcak bir insan ki, sanki ailemden biri ile sohbete gidiyorum.
Şu hasret kaldığımız gruptan yani...

Sabahtan üst katın ev sahibi, eşi ve çocukları sonunda banyo tavanımı görmeye geldi...
Çarşambaya kadar bu işi çözümleyeceklerini belirterek ayrıldılar...
Tavan yerinde durmuyor artık... Sürekli kar yağışı şeklinde uygun bulduğu alanlara yağmakta...
Bıçakla tavan kazımaktan, ortalığı silip süpürmekten sıkıldım sankim...

Bugün ise misafirlik günümüzdü...
Yazlıktan komşularımız ve de aile dostlarımız anneme geldiler...
Bu hafta sadece salata ile beslensem yeridir... Uzun zamandır yemediğim herşeyi yedim...
Yani esasında yediğim şeyler onlara göre hiç bir şey ama midem küçüldüğünden dolayı sanırım koca bir inek mideme oturmuş gibi hissediyorum...

Misafirler bizde iken abim aradı, Erin ve Artun'a puzzle'ı gösterdim:)  umarım bitmiş halini de görürüz...



Cuma, Mart 15, 2013

Bugün bir arkadaşım birini tanımlarken "insan insan" gibi dedi...

O kadar alışmışız ki insanlıktan uzak insanlara, tanımlamayı yaparken sanki betimleme ihtiyacı duyuyoruz ki, o kişinin bir ayrıcalığı olduğunu, insani değerlerini kaybetmediğini vurgulayabilelim...

Ne kadar acı esasında...

Belli bir kesim özlem içinde...
Duyguları olan, vicdanı olan, saygıyı temel alan, özünü kaybetmemiş insanlara özlem bu...

Bugün denizotobüsünün akşam 19.00 seferi inanılmazdı, neredeyse oturacak yer kalmamıştı...
Yanıma çocuğu ile bir bayan oturdu, ortadoğulu bir bayan... Oldukça gençti, çocuk sanırım 3 yaşında, erkek, inanılmaz sevimli ve güzeldi... Eşi ve diğer oğlu başka bir yere oturabildi...
Çocuk acıkınca, eşinden peynir ve ekmek alıp çocuğuna yedirdi...
O kadının saf güzelliği, çocuğun güzelliği... O an içimde bir mutluluk, yüzümde bir gülümseme oluştu... 

Anlık ama keyif verici mutluluklar...

Radiohead'in "paranoid android" parçasını dinlerken ve uzun süredir içimdeki kırıklıkların sebebini anlamaya çalışırken, bu imtehanın başka bir amacının olduğunu düşündüm...








Çarşamba, Mart 13, 2013

Lodos ve İstanbul...

Lodoslu bir İstanbul sabahında denizotobüsü uçarak karşıya geçti diyebiliriz... Martılarla beraber özgürlüğümüzü ilan ettiğimiz andı...
Mutluydum, yarı sersemleşmiş olduğumdan dünya daha güzel gözüktü gözüme...

Sonra bitmeyen maraton tabii ki, sıkış tepiş metro...
Bir türlü alışamadım o kalabalığa ve tepiş tepiş olan insanlara...

Hiç sıkılacak zaman bulamadım ilk kez...
Lcv aramaları, raporlar, müşteri ve ajans arasında telefon ve mail trafiği derken saati 20.00 yapıp, sonra bir koşu 20.30 denizotobüsünü yakalama telaşı ile, metroya koşu:)

Olimpiyatlarda görev yaparım belki 2020 de... Emekli olmadan önce son etkinliğim olur...

En güzeli de denizotobüsü çıkışında adalardan topladıkları mimozaları görünce gözlerimin kocaman olması ve bir buket kapmam idi...

İçimde kocaman bir sevgi seli...
Yalnızlığım...
Ve özlemlerim ile...

Yarına hazırım...

Yarın tıp bayramı...
Anneme beyaz bir orkide siparişi vermiştim cumartesi gününden...
Yarın sabah teslimatı yapılır sanırım...

Yarın beni neler bekliyor bilmiyorum, güzel bir uyku bu akşamı tamamlar sanırım...



Pazar, Mart 10, 2013

Ev alma komşu al... Ya da komşu da alma...

Yan komşularım yaklaşık 2 yıl önce taşındılar...
Zati muhterem genç çiftlerden biri keman çalıyor...
Tabii şimdilik gıy gıy modunda...
Esas sorunda gece 9.30 civarında bitmek bilmeyen bir gıy gıya tahammül edebilmekte...
Yaklaşık 2 haftadır çalışıyor... Ama sadece geceleri... Ve de geç saatlerde...
Bu kadar tahammül etmemin sebebi, kendi başlarına " acaba komşulara rahatsızlık mı veriyoruz " algısını oluşturmaları... Sanıyorum böyle bir düşünce sistemi henüz yok...
Klasik müzik veya türk sanat müziğini çok severim...
Ama sanırım bir melodi kıvamını bulması en az 3 ayı bulacak bu gidişle:)

Diğer üst komşum ise sanırım " şeytan azapta gerek " modu ile tarafıma yollandı ki, tüm evlerden ırak olsun şekli...
3 ay önce banyo tavanımın alçıları ve boyaları dökülmeye başladı, üst katın ev sahibine telefon ettim ilgileneceğini söyledi, 1 ay geçti tekrar aradım, ve bugün son olarak tekrar aradım ki; artık bir hafta içinde halledilmez ise belediye kanalı ile işlem yaptıracağımı belirttim. Onlar banyolarının su tesisatını yaptıracak ki o sırada benim tavan kurayacak...
Sonra da tekrar banyo tavanı kazınıp alçı ve boya olayına gireceğiz...ölme eşeğim ölme...
Üstelik her hafta elimde bıçak, tavan kazıyorum, boyalar dökülmesin diye parça parça...
Tam bir eziyete döndü bu durum...

Sonuç gürültüsüz patırtısız bir ev var mı? Diye sormak istedim...

Gene de yatıp uyuma moduna kendimi alsam iyi olacak...





Perşembe, Mart 07, 2013

Bugün erken çıktık işten...

Sabahta geç gitmiştim bazı tahlilleri yaptırmak için... Sonuçlarım iyi çıktığı için sevindim:))

Hala bazı insanları anlayamama durumum var... Biraz fazla takılıyorum bu duruma...
Sebebi de belli esasında hep aynı durum... Fazla insani yaklaşıp gereğinden fazla değer vermek ve karşılığını görememek...
Bir kere de silinip atılmak...
Kazık yemek ve tekrar yemek...
Bir nevi alışkanlık oldu bu...
Yedikçe insanın derisinin kalınlaşması ve duygusal olarak katılaşması gerekirken, bende tam ters etki yapıyor...
Daha hassas daha kırılgan ve daha duygusal bir yapıya bürünüyorum ve her geçen gün hazım zorluğu yaşıyorum...
Sonra da insanların "neden güven sorunu" ve "sevgiye hasret kalarak" yaşadığımı anlamamalarının temelinde kendi davranışlarındaki özensizlik ve bencilliği anlamalarını beklemek gibi bir durum söz konusu oluyor.
Merkezde hep ben diyen insanlar sanırım bugünkü sorunumuz...

Esasında bir damla paylaşım sonrası kendi çıkarları için çevrelerini kırıp dökmekten hiç çekinmeyen, kendilerine yapılmasını istemediklerini hiç çekinmeden düşüncesizce karşısındaki insanlara yapan ne denir?
Toplum dediğimiz grubun çoğunluğunda gözlemlediğim merkez ben olgusu ve sonradan canavara dönüşen insanlarla çevrem örüldü bu son zamanlarda...
Eski arkadaşlarımın bu kadar hızlı bir değişime kendilerini bırakmaları ve dejenere bir toplumun parçaları olmaları her geçen gün beni soğutuyor ve kendimi nedense daha bir yalnızlığa itilmiş hissetmeme sebep oluyor...

Ama elden ne gelir...
Peki tüm bu insanlar benliklerini bu şekilde kaybederken temel olan unsurları bu kadar göz ardı ederken ben niye yıllardır aynı kalabiliyorum diye sorarsanız, sanırım cevabı belli...
İnsanlık diye bahsettiğimiz konu: vicdan kalbimin çoğunu kapsıyor... Zamanla emekle sevgiyle paylaşılan anları, insanları küt diye hayattan silip harcayamıyorum, tabii ki kırılıyor benimde içim, parçalara ayrılıyor ama acı ve hasret bir arada birbirine tutunuyor...

En önemlisi de bazı şeylerin albenisine kapılmadım hiç... Zaten hayatınız boyunca belli bir çevrede ve hazmetmiş olarak yaşarsanız gördüklerinize imrenmezsiniz ve ruhunuzu o gördüklerinize satmazsınız, dejenere de olmazsınız...

Tüm gün işe gider ve dönerken insanların üzerinizden sizi ezecek gibi gidip gelmesi, yol vermemesi, kuyruklarda sıra kavramını gözetmemeleri, hatta sıra var dediğinizde neredeyse sizi dövecek kadar sinirli olmaları, geniş kaldırımlarda halen çarparak yürümeleri ve özür kavramının olmaması, her yerde bağıra çağıra özel hayatlarını cep telefonunda konuşmaları, facebookta ve foursquare de nerede ne yaptıklarını sürekli göze sokmaları benim bu topluma ait olmadığımı gösteriyor...

Ama bu toplum dediğimiz kalabalığa da mahkumum...

Çünkü tahammül sınırlarını aşan; hem ahlaki hemde görgü kurallarını çiğneyen bu grubun içinde yaşamak zorundayım...

Garip olan kimse artık kimsenin umurunda değil ve hem sızlanıp hem de aynı davranışları devam ettiren bu toplum içinde hayat her geçen gün daha da zorlaşıyor...

Kırılan parçalarımı artık yapıştırmak için yorgunum...

Zaten tekrar yapışamayacak kadar da çok küçük parçalara ayrıldılar...

Buna rağmen bu parçalar ile yarının bugünden daha güzel olmasını ümit edeceğim...
Sevenlerim ve sevdiklerim için...
Annem için...

Pazartesi, Mart 04, 2013

Güzel bir Mart... Baharlar açmaya başladı... Güneş yüzünü daha çok gösterecek...

Artık yavaş yavaş düzene giriyorum, bu hafta içi eve geldiğim zaman yemeğimin hazır olması...
Pazar akşamı yaptığım zeytinyağlı güzel yemeklerim bu haftayı rahat geçirmemi sağlayacak...



Gece uyku düzenimi de yakaladım... Artık geç saatlere kalmadan yatıyorum ve mışıl mışıl uyuyorum...
Hatta sabahları da son derece rahat ve huzurlu uyandığıma göre hayatımın düzeni inşallah oturmaya başladı diyebilirim...

En önemlisi de uyku düzeni değil mi zaten...


Sabahları kurduğum saatten önce de uyanabildiğime göre sağlıklı bir uyku bu:))

Bu hafta sonu anneme de zaman ayırdım, puzzle yapımına da ve de en önemlisi Argo'yu izleme fırsatını yakalamam...

Uzun zamandır sinema keyfi yapmamıştım...
Çok iyi geldi:))


Cumartesi, Mart 02, 2013

Bu hafta person of interest'i hafta arası seyredemedim gene... Bugün akşam kısmet oldu...
Gerçekten değer verilen bir insanın doğum günü nasıl kutlanır bu dizide izleyip mutlu olabildim...
İnce bir düşünce tarzı olmalı o insanın... Sevdiğiniz şeyleri bilmeli ve bunu cazip hale getirip, heyecan katarak gerçekleştirmeli... Tabii bana göre bunların yapılması güzel... Temel nokta sevginin olması...

En çok izlerken beni mutlu eden şeyde, Newyork'un güzel sanat merkezinde sonlanması...

1 hafta boyunca tabanvay ve metro ile elimde artık yırtılmaya yüz tutmuş bir harita ile tüm tarih ve
sanat müzelerini gezmiştim...
Sabah abim ile trenle Grand Central istasyonuna, oradan metro ile Manhattan'a gidip ayrılırdık...
Sonra akşam gene Grand Central'da buluşup eve dönerdik...
Gün içinde 2 kere de hala hayattayım diye aramam gerekirdi abimi... :))


Solomon R. Guggenheim Müzesi'nin kendisi bile görülmeye değer...

Sanırım benim seyahatim geldi...:))


South Street Seaport Müzesi'nin yer aldığı 17. Liman en sevdiğim yerdir...
Restaurantları, muhteşem eski tarz yelkenli gemilerin sahilde demirlediği, muhteşem dondurmaları ile terasında uzanarak denizi seyredebildiğiniz güzel bir mekan olarak anılarımda kaldı...








Pazartesi, Şubat 25, 2013

Yeni bir haftaya merhaba...

Güzel bir hava vardı bugün...

Sabah nedendir bilinmez 20 dakika dolmuş veya taksi bekledim...
Sonra çocuğun biri sokaktan çıkıp, önce yanımda durur gibi oldu, yavaş yavaş ters istikamete yürüyüp ön safhalara ulaşmak ister gibi bayağı bir mesafe atıp aramıza, nadir geçen taksiyi kaptı...

Yookkkk... Hiç sinirlenmedim:))

O kadar alıştım ki, kendinden başka kimseyi düşünmeyenlere...

En azından eskiden taksi bile paylaşılırdı... Ben olsam bekleyen kişiye sorardım... Ama o ben!

Akşam saatlerinde hava biraz serinlemiş...
Geç çıktım bugün...
Zaten erken çıkmak pek mümkün olmuyor, garip olan eskiden şirkette kaldığımda her saat batardı, çıkmak isterdim ama iş bitmediğinden sorumluluk vb gibi vicdan yapımdan kaynaklı durumlardan dolayı çalışır çalışır çalışırdım... Sonra da bu normal gelmeye başlamıştı...
Öyle bir hal almaya başlamıştı ki, iş olmadığında ki, bu sadece yaz aylarının birinde mümkündü, eve erken gittiğimde ne yapacağımı şaşırır duruma gelmiştim...

Şimdi öyle bir durum yok korkmayın...
Sadece zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum... Çok bir yoğunluk yok esasında...
Dönüş zamanı yani denizotobüsüne ulaşınca mesela bugün hiç bir şey yemediğim aklıma geldi ve bir uyku çöktü üzerime... Ağzımın yırtılması an meselesiydi... Yoksa çeçe sineği mi soktu bilemedim...

Muhteşem bir köprü manzarası vardı:)
Lacivert mavi ışıkları ile, pembe gri siyah gökyüzünün ışıltılarında, köprünün direkleri sis bulutları arasına saklanmıştı...
Tam fotograflık olmasına rağmen sırtımdaki ağırlık buna izin vermedi...

Uzun zamandır bilgisayar ile işim olmamasından dolayı, omuzlarıma düşen ağırlığı yol boyunca tolere etmem kolay olmadı...

Yarın karşıya geçmeyeceğim... Bu tarafta toplantılar var, o yüzden sabahtan yollara düşmeme gerek yok...
İşte bu güzel haber:))

Bu gece güzel bir uyku iyi gider... İnşallah uyurum...






Pazar, Şubat 24, 2013

...



İçimizi aydınlatan güneşin günü...

Güneşin yüzümüzü, içimizi aydınlattığı bir gündü...

Güzel bir kahvaltı...

Sonra annem...

Öğle yemeği ve puzzle aktivitesi...

Sahil yolunda patenliler, bisiklete binenler, koşanlar, yürüyen ve köpek gezdirenler derken... Bahar havasını içime solumak...
Patenlilere çok heveslendim... Küçükken babam paten almıştı, yerden pek kalkamadığımdan dolayı, patenleri kullanamadım...
Benim çocukluğumda patenler dört tekerlekli ve de bantlı idi...
Bostancı'da paten kursu varmış...
Hafta arası veya hafta içi olarak ayda 8 kere ders veriliyormuş...
Yapabileceğime inansam hiç düşünmeden başlayacağım...
Yapabilir miyim? Bu kadar kişi yapıyorsa? Yapılabilir değil mi?

O zamanda bugün 1 saatte geldiğim 5 kmlik yolu, patenle hızlı aşabilirim...
Hem de rüzgarla yarışırım...





Cumartesi, Şubat 23, 2013

Puzzle

Uykularım halen bölük pörçük... Gece yastığa başını koyup mışıl mışıl uyuyanlardan değilim henüz... Gece yarılarında okuma, ev içi dolaşma, hatta çay içme aktivitelerim ile sabaha geri sayımdayım... Garip olan bu uykusuzluk ile gün boyunca ve gece geç saatlere kadar oturabiliyorum. Yaş ilerleyince uyku azalır derler, ama o kadar da yaşlanmadım:))

Bugün anneme gittim, 1 hafta görüşemedik tabii... Annem sanki 6 aydır görüşmemişiz gibi yemek hazırlıkları yapmış:)) bir karşılama ki, ben bile acaba seyahatte miydim diye sorar buldum kendimi...

3 hafta önce puzzle almıştım, artık örgü, resim, kitaplardan biraz daral gelmişti. Hiç puzzle yapmadığımdan dolayı da bir niyetlenmiştim. 1500 lük alıp, evimdeki masaya sığmaması sonucu annemde bulmuştum kendimi... Ara parçasını da açınca parçalarını rahatça serip, rahat rahat puzzle yapabilecek bir masa olmuştu.

Hafta arası annem, evdeki dağınıklığa dayanamayacağının sinyallerini vermeye başladı. Dağınık dediğimiz kocaman yemek masası üzerindeki puzzle ve parçaları... 2 ay ömrü varmış puzzle'ın...
Çok karışık geldiğinden dolayı da kendisi zorlandığından yapmıyormuş:))

Bugün sağ üst köşeyi yaptım. Geçen hafta sol üst köşe ve alt orta bitmişti.
Yaparken çok zevkli, ama gerçekten de çok zor bir resim seçmişim. Ayrıca renklerin puzzle kutusu üzerindeki resimle de hiç bir alakası yok:))

Alttaki resimdeki puzzle, biterse eğer, kendime hediye olarak bir tane daha almaya niyetim var. Masama sığması için 1000'lik olması lazım...Umarım 2 ayda biter...



Cuma, Şubat 22, 2013

Henüz kılpayı...

2 sabahtır erken kalkmaya çalışıyorum, uyanmada sorun yok, sorun yataktan kalkmakta...
Kalkışlar geç olduğundan dolayı da, 15 dk da giyinip, dişleri fırçalayıp, araya da bir sigara sıkıştırmama rağmen, nedense kılpayı denizotobüsünün yetişiyorum...

Denizotobüsüne binince nedense unuttuklarım aklıma geliyor, halbuki kapı önünde neden aklıma gelmiyor, işte bu konuda alıştırma yapmam gerekiyor...

Tabii daha her şey çok yeni ve akşamdan hazırlamak lazım bazı şeyleri de...

Tam bir maraton hazırlığı esasında...
Önce dolmuş ve denizotobüsüne koşma aktivitesi, sonra metro girişinde merdivenlerden hızlı aşağıya inip, o kalabalıkta - telefon ile sallana sallana yürüyenler, ağır vasıtalar, üstünüze çıkmaya çalışanlardan kendinizi kurtarıp - sağ salim metroya ulaşma telaşı ve sonra tekrar daha uzun yürüyüş, iniş maratonuna katılıp bir sonraki metroya binme telaşı...

Sonuçta son 2 gündür sabah ve akşamları o kadar kalabalık ve o kadar sıkış tepiş ki, ezilmeden eve ulaşma başarısını gösterdiğim için kendimi tebrik ediyorum.

2 gündür çocuklar ile işten beraber çıkıyoruz. Metroya kadar beraber yürümek bile iyi geliyor.

Sanırım bu gidiş ve dönüş şeklinden başka alternatif yok şu anda. Metrobüs diyorlar ama o kalabalığa girmek istemiyorum.
Bu şimdilik daha rahat ve 25 dk uyuma imkanı sunan tek vasıta:))

En güzeli de denizi seyredebilmek... Mavi, lacivert ve bazen grinin her tonu ile boyanmış, karabatakların yüzdüğü bir deniz... Sonra martılar... Çok büyükler, belki aç kalırlarsa beni bile yerler...

Yağmurda başka bir güzel...
Her zaman yağmuru sevmişimdir...
Yoğun bulutları ve bulutların şekilleri ile, güneşin arasıra bulutlar arasından yansıması... Denize düşen damlalar ve kumsala vuran deniz kabukları... ve ıslanırken yağmurda duyduğum huzur, içimde oluşan enerjinin yaydığı mutluluk...

Bir hafta bitti...

Güzel bir hafta sonu beni bekliyor...



Perşembe, Şubat 21, 2013

Güzel sözler...

"Özür dilemen senin haksız olduğun anlamına gelmez. Karşındaki insana verdiğin değerin, egondan yüksek olduğunu ifade eder."
Freud


"Kalp düşünebilseydi, atmaktan vazgeçerdi."
Fernando Pessoa / Huzursuzluğun Kitabı


"Yokluğunuzu hissetmeyeni, varlığınız ile rahatsız etmeyin..."
Bob Marley


"Herkes senin nasıl göründüğünü bilir; ama çok az insan nasıl olduğunu hisseder."
Machiavelli


"Hayallerinin peşinden koş, bir gün mutlaka yorulacaklar."
Paul Auster


"Parçaları kaybolmuş puzzle gibi artık insanlar. Kiminin ruhu, kiminin beyni ve bir çoğunun bir kalbi yok."
Chuck Palahniuk


"Oyuncağın kırıldı diye üzülme çocuk... Büyüyünce kalbin paramparça olacak!"
Cemal Süreyya


"Düşmanın yoksa, hayatta hiç başarılı olamadın demektir."
Che


"Eskiden insanlar sevilir, eşyalar kullanılırdı. Gün geldi eşyalar sevilir, insanlar kullanılır oldu."
Can Dündar






Her gün yeni bir gün...

Ekim 2005'den Mart 2011'e kadar ki süreçte başka bir boyutta kaybolmaya yüz tutmuşken, hayat bana sonra başka bir pencere açtı. Bu pencereden dünya başka gözüktü. Kaçırdığım tüm aşamaları keşfettim. Emekli olduğunuzda kaçırdığınız hayata bakarsınız ve geç kalmışlığı hissedersiniz ki o zaman yaşınız da ilerlemiştir; ama bu aşamada tek fark yaş olarak tam zamanı hayatı yaşamanın...
Farkedilen tek gerçek, özel sektörün nasıl sizi harcadığını görmeniz ve bu harcanmışlık içinde insanların rutin hayatlarının nasıl işten ve çıkardan ibaret olduğunu görmenizdir.
Burada tek fark, 2004-2005 yılı arasındaki sürecimde eski firmamdakilerle bağım hiç kopmadığı gibi, beni her zaman arayıp sorar ve her yere davet ederlerdi. Daha insancıl oldukları için mi, yoksa o devirde bu kadar çok bireyselleşme ve bencilliğin su yüzüne çıkacağı bir ortamın bulunmaması mıydı?

Sorunun cevabını bilmiyorum. Ama daha çok, " ben " ve " bana " diyen bir grubun hızla çoğaldığı bir dönemdeyiz...

Tercihim ise bu insanlardan olabildiğince uzak durmak...

Yeni başladığım bu işimde, geçen 1.5 senenin kazandırdıklarını kaybetmek, unutmak ve üzerine bir örtü çekmemek adına bu satırları yazıyorum... Unutmamak için...
Kazandıklarımın yanı sıra, yaşanmışlıklar, zor geçen günler de unutulmamalı.
Allah'ın bizlere sunduğu tüm güzellikler yaşanmalı ve aile-arkadaş bağları asla ihmal edilmemeli...

Kurumsal firmalara sıcak bakmamam ve istememem bazı insanlara garip gelebiliyor, yıllarca 2 büyük firmada çalışıp, sonra gene bitmek bilmeyen bir iş girdabına kapılıp hayatı kaçırmanın gereği yok... Nasıl olsa her iki yerde de kimse madalya takmadı gece gündüz 7/24 çalışıp, ev/özel hayatı yok saydığımda...

Hiç bir zaman da makbule geçemedik zaten...

Tam tersine akıllı binalar içerisinde ışıksız, güneşsiz kaldıkça, D vitamini eksikliğiniz ile, içeride körler sağırların polyannacılık oynadığı sahte bir dünyada iletişimlerin maksimum düzeye ulaştığını savunan bir grubun sizin yetkinlik ve kişisel gelişimizi sorguladığı bir yalan dünyaya ayak uydurmanız beklenir...
Koltuk ve unvanlar ile adam olduklarını sanan bir grup var...
16 senem bu insanlar arasında geçti, ilk firmamdan ayrıldığımda, o unvanları olmadan adam olamayacak insanlardan da gördüm...
İkinci firmamdan ayrıldığımda ise, egosu tavan yapmış, koltuklarına yapışmış ve kendi çıkarları için şirketin adını kullananan insancıkları da gördükçe, başka bir gezegenden geldiğime inanmaya başladım...
Tabii ki nesli tükenmeye yüz tutmuş bir grup var... Değerleri ile, ahlakı ve vicdanı ile, bu hayatta tutunmaya çalışan ve varolmayı sürdürenler... Onlara sabır diliyorum...

O yüzden şimdi her gün bu insancıklardan uzak olmanın huzuru içimi kaplıyor...

Ve her gün yeni bir gün...





Çarşamba, Şubat 20, 2013

Blog tavsiyesi...

http://cartmantr.blogspot.com/

Kaybolursanız bir gün, tek olmadığınızı hatırlamanız ve silkelenmeniz için...

Müzik...

Müziksiz yaşamamam diyenlerdenim...

Tüm çocukluğum klasik müzik plaklarını dinleyerek geçti...
Hayatımın en önemli aşaması yani ilkokula başladığımda, ilkokulun pianosu vardı ve müzik öğretmenim benim merakımı gidermesi için küçük alıştırmalar yaptırmaya başlamıştı. Okul akşama kadardı, ama annem ve babam geç çıktıklarından işten, onlar gelene kadar okulda beklerdik, beklerdik diyorum çünkü abimle aramda 2 yaş farkı olup, o da 3. Sınıfta olmasına rağmen beklerdi. Aramızdaki en büyük fark; ben 3. Üncü sınıfa geçtiğimde " neden eve yürümüyoruz ki" diyerek, aksiyon almam ve özgürlüğe bir geçiş yapmamdı... O zamanlar bir bağımsızlık bildirisi yoktu evde, ama yıllar içinde babam ve annem "Asi" yapımı keşfedecek ve bu durumu babam aracılığı ile bastırmaya çalışacaklardı...

Sonra konservatuar diye tutturdum tabii, ama o dönemde babamın 2 tercihi vardı, ya doktor olunacak ya da mühendislik okunacak...
Doktor kısmı çok uzaktı, yıllarca annemi akşamları ambulansın alıp gittiğini görmek, her akşam anneme mektup yazmak, çocukluk yıllarımdaki anne özlemini düşününce, kendimi uzak hissetmiştim...
Tek mutlu olan bu durumdan mahallenin çocukları idi... 80 li yıllarda koca bir ambulansın evin önüne gelerek, kırmızı mavi ışıklarını yayarak, beyaz önlükleri ile gelenleri izlemek hoş bir ambians oluşturabilir tabii...
Babam daha farklı idi, onun sürekli acile çağırıldığı zamanlar azdı...ama mecburi hizmet veya rotasyon adı altında şehir dışında olduğu aylar vardı, yani eve geldiğinizde kimseyi bulamama durumu ve arkadaşlarınızın annesinin sürekli evde olması, küçükten dokunuyor insana...
Sonraları yani üniversite zamanı ise, zaten siz kendinize başka uğraşlar bulmuş olduğunuzdan, ev çok önemli olmuyor...
Sonuçta ben konservatuara gidemediğim gibi, piano bir hayalden öte olamamıştı...
Ta kii... 2004 yılında Beylerbeyi Sanat Okulu'nu keşfedip, hafta sonları piano kursuna başlayana kadar, o aşamada 2 saatlik kursta akşama kadar kalıp alıştırma yapma imkanı da sunduklarından hayatımın en sıkıcı dönemi birden mutluluğa açılan bir pencere oldu...
Sonrasında 2004 yılında kendime sevgililer gününde teslim edilen bir piano aldım...

Müzik demiştik...
Abba dinleyerek kendimi rahat ve huzurlu hissediyorum bu akşam...

Hayattaki en güzel şeyler:
Sizin her koşulda yanınızda olan ve birbirinizi anlamasanız bile dinleyecek toleransı olan, zaman ayıran insanların olması... Her zaman arayabileceğinizi bilmeniz...
Sağlıklı olmanız...
Başınızı sokabileceğiniz bir evinizin olması...
Bir de işinizin olması... Ki bu benim için son zamanların en büyük şükran sunulacak durumu...

"I have a dream" - Abba

I have a dream, a song to sing
To help me cope with anything
If you see the wonder of a fairy tale
You can take the future even if you fail
I believe in angels
Something good in everything I see
I believe in angels
When I know the time is right for me
I'll cross the stream - I have a dream

I have a dream, a fantasy
To help me through reality
And my destination makes it worth the while
Pushing through the darkness still another mile
I believe in angels
Something good in everything I see
I believe in angels
When I know the time is right for me
I'll cross the stream - I have a dream
I'll cross the stream - I have a dream

I have a dream, a song to sing
To help me cope with anything
If you see the wonder of a fairy tale
You can take the future even if you fail
I believe in angels
Something good in everything I see
I believe in angels
When I know the time is right for me
I'll cross the stream - I have a dream
I'll cross the stream - I have a dream


"The winner takes it all" - Abba

I don't wanna talk
About things we've gone through
Though it's hurting me
Now it's history
I've played all my cards
And that's what you've done too
Nothing more to say
No more ace to play

The winner takes it all
The loser's standing small
Beside the victory
That's her destiny

I was in your arms
Thinking I belonged there
I figured it made sense
Building me a fence
Building me a home
Thinking I'd be strong there
But I was a fool
Playing by the rules

The gods may throw the dice
Their minds as cold as ice
And someone way down here
Loses someone dear
The winner takes it all
The loser has to fall
It's simple and it's plain
Why should I complain?

But tell me does she kiss
Like I used to kiss you?
Does it feel the same
When she calls your name?
Somewhere deep inside
You must know I miss you
But what can I say?
Rules must be obeyed

The judges will decide
The likes of me abide
Spectators of the show
Always staying low
The game is on again
A lover or a friend
A big thing or a small
The winner takes it all

I don't wanna talk
If it makes you feel sad
And I understand
You've come to shake my hand
I apologize
If it makes you feel bad
Seeing me so tense
No self-confidence
But you see
The winner takes it all
The winner takes it all...





Gökyüzüme... Bulutlarıma...

Akıllanmayanların tekrar tekrar okuması şart...

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne
"O olmazsa yaşayamam" demeyeceksin
Demeyeceksin işte
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin o'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olamazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiç bir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzü ile birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin; güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim" diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin..
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeylere sahip olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya ya da pembeye
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi hem de hep senin kalacakmış gibi hayat
İlişki yaşayacaksın.Ucundan tutarak...

Can Yücel


Pazartesi, Şubat 18, 2013

Vallahi çok özlemişim...

Çok özlemişim ki, artık bir işim var diyebileceğim...

En güzeli de uzun süre yolculukları şahsi araç ile yapmaktan insan içine karışmamışım...

Bu işsiz kaldığım süreçte en çok insana özlem duydum...

Zeliha Berksoy'un blogundan alıntıdır aşağıdaki paragraf:
"Bana göre Allah'ın verdiği zekayı, aklı, iradeyi doğru kullanmakla, merhametle, şefkatle ve en önemlisi vicdanla insan olunur. Empati duygusu ne kadar gelişmiş ise insan olmaya o kadar yakındır. Kendisini diğer insanların, diğer varlıkların yerine koyabilme yetisini ne kadar arttırırsa, işte o oranda da insan olma yolunda büyük ve değerli bir adım atmış olur."

İnsan olmak ve değerleri ile kalabilmek... En büyük erdem bu bence...
Değerleriniz yoksa hangi türden olduğunuzunda çok bir önemi yok...

İstem dışı davranışlarımız mutlaka ki oluyor...
Hayal kırıklıklarımız...
Beklediğimiz değeri görememek...ve buna tepkilerimiz...en önemlisi patlamaların şiddetinden çok içimizde neler yaşadığımızı görecek bir göz, hissedecek bir kalp ve vicdanının sesini dinleyen biri...

"Bir insanın en büyük hatası; gereğinden fazla değer vermek değil, kendine hak ettiğinden daha az değer vermektir." (Marquez)

Ne güzel söylemiş Marquez...

İnsanların içimizi görmelerini bekliyorum ben... Ama gören olmuyor...
Bunu beklemekte sanırım ütopya...

Tabii diyeceksiniz ki, abartmamak lazım, herkes kendine göre iyi, kendine göre Aziz...
Şartlar insanları nereye sürüklerse, değişim adını verdikleri süreçte, onu yenileyip, yeni ben yapar...
Yeni ben, eski beni kötü davranışlardan uzaklaştırdı ise, yani empatiyi, önceliği, saygıyı ve sevgiyi, en önemlisi vicdanı yerleştirdiyse merkeze sıkıntı yok.
Ama vicdan kalmadıysa, o zaman değişimin hiç bir anlamı yok...

Twitter'da Kitap sözlerinden alıntı:
@KitapSozleri: "Herkes o kadar masum, herkes o kadar iyi ki, sanırsınız cehennemde yalnız yanacağım." - Anonim

Bu sözü çok seviyorum:)

Nereden nereye geldim...

Bu üç gün bana çok iyi geldi...
Bugünden sonra da herşeyin daha iyi olmasını temenni ediyorum...

Ve işsiz kalan herkese Allah'ın en kısa süre yeni kapılar açmasını diliyorum...

Pazar, Şubat 17, 2013

Yeni bir başlangıç...

Yeni bir sayfa açacağım bugünden itibaren...

İş şu an geçici bir süreci kapsıyor, 1.5 senelik süreçte kurumsal firmaların yaş ve tecrübe konusundaki takıntılarını aşamadım. En azından 3-4 aylık bir süreci kapsayan dönemsel bir iş imkanı elime geçti...

Hayırlı olsun benim için...

Bu süreçte yanımda olan sevdiğim güzel insanlar...
İyi ki varsınız...







Çarşamba, Şubat 13, 2013

Alışveriş herkese iyi gelir...

İndirim zamanı...
2 ay boyunca indirimle ilgilenmeyen ben, içsel sıkıntımı atlatabilmek için kendimi caddeye attım, zaten genelde hep caddede iken, biraz da alışverişe odaklanmak istedim...

İnanılmaz ucuzluk var, ama bir şey kalmamış, yeni sezon fiyatları da hiç pahalı değilmiş...
3 yeni elbise aldım, inanılmaz güzeller....

Bugün hemen birisini giydim...
Bir eşarp ile süslendim...

Hava güzel, gönlüm güzel, insanlara gülümsedim...


Salı, Şubat 12, 2013

Süprizler...

Hayat süprizlerde doludur demişler...

2011 Ağustos ayında İstanbul'a dönme kararı ile uzun süre işsiz kalacağımız farkındayım...
17 seneye varan iş hayatımdan sonra, firmaların 3-5 senelik eleman takıntıları sebebi ile, bugüne kadar hobilerim, annem ve sağlık durumu derken, 1.5 seneyi buldum.

Bu süreçte 7 ayımı Datça'da geçirdim.
Hayat bana güzeldi...
Her gün 1 saat yüzme, 1 saat yürüyüş, kitaplar ve mis gibi oksijen...

Sonra İstanbul...

Aynı şirketten beraber çıktığım arkadaşımda 1.5 senedir tüm dünyayı geziyor, ve bu gece onunla mesajlaşıp, seyahat sitesine girdiğimde, esasında ne kadar anlamsız bir dünyada, anlamsız olaylarla meşgul olduğumuzu tekrar keşfettim.

Hayat çok kısa ve dünya nimetleri çok güzel, doğru insanlarla paylaşılan her an özel.
Sevgi; paylaşmayı, kıymetini, değerini bilenlere çoğalıyor, diğerlerinin elinde parçalanıp yok oluyor... İnsan olmak başka bir şey. Yalansız, açık ve net, dürüst, hak yemeden, emeğe saygı, insana saygı duyarak, başkalarına zarar vermeden yaşamayı bir erdem kabul eden insanlara rastlamak çok zor artık.

Bugün bir karar verdim.
Bu karar için 13 senelik arkadaşımı aradım, 1.5 senedir yakından tanıma imkanım olan ve aynı süreçleri benimle yaşayan bir arkadaşım ile de durumumu paylaşarak fikir aldım.
Fikirler aynı.
Aklın yolu bir.
Herşeyde bir hayır vardır demek istiyorum kendim için.

Perşembe günü de pasaportumu yenileyeceğim.
Uzun zaman oldu yurtdışına çıkmayalı.

Silkelenip toparlanma zamanı...

Powered By Blogger

Beslenme Çantam...