6 Ekim Perşembe
bugün annem yazlıktan döndü... artık yaz sezonunu kapattık... kısmet... seneye tekrar orada oluruz inşallah:)))
dünden beri bir koşuşturma içindeyim, annemin varlığı çoğu konuyu halletmetmem için verdiği manevi destekle bütünleniyor...çok şanslıyım, o kadar şanslıyım ki yıllar geçtikçe yani benim yaşım ilerledikçe, ailemin önemini, varlıklarından duyduğum hazzı her gün ruhumun derinlerinde hissediyorum...
sanırım aile bu demek... ihtiyaç duyduğunda her konuda yanında yer almaları... hatta aramızdaki bağ o kadar derinki uzak olsak bile bir terslik olduğunu anlayabiliyoruz... rüyalarımda mutlaka ortaya çıkıyor...
bugün seyahatten gelmesine rağmen, o halde benimle koşturup durdu... iyi ki burada... iyi ki döndü...
7 Ekim Cuma
üzerime yapışan "321" numarası ile sabahtan geç kalkmama rağmen maratona devam ettik:)))
öğlen 3.30 da tüm işlemler tamamlanmıştı... yeni bir başlangıç için bir kontrat imzaladım... herşeyin hayırlısını diliyorum kendim için ve daha güzel günlerde sağlıkla ailemle beraber huzur dolu günlere diyorum...
artık abime istem dışı verdiğim sözü tutmak zorunda değilim... zaten nasıl tutacağımı, yerine getireceğimi de bilmiyordum...
öğleden sonra anneme oturmaya gittiğimde sevgili komşumuzun gene baskınına uğradım:) ne zaman gitsem annemle iki çift kelime edemeden damlamıyor mu, hevesim kursağımda kalıyor... anlamadığım zamanlamasını nasıl yapıyor... :)))
akşam ise arkadaşımın getirdiği Pet Shop Boys'un actually albümündeki "rent" parçasını, en son 1988 yılında dinlediğimi ve aradan geçen onca seneye rağmen 2005 yılında tekrar dinleme fırsatını yakalamanın garip bir tesadüf olduğunu düşündüm... dinlerken aynı mutluluğun tekrar yaşanması insanı umutlandırıyor...
8 Ekim Cumartesi
bugün annemle alışverişe çıktık, burada olması çok güzel, 1 haftadır belimde yaşadığım tüm ağrılar annemin tavsiye ettiği tedavi şekli ile bugün itibarı ile azaldı, neredeyse kayboldu gibi:)))
dediğim gibi burada olması çok güzel...bencil miyim acaba?
eve geldiğim zaman ise günlerdir ihmal ettiğim siteme yazmak istedim... aynı albumu dinlemeye devam ediyorum... sadece ben değil tüm apartman dahil bu albumu dinleme kısmına... maalesef ses seviyesi önemli ki o zaman bende kendimi farklı bir yerde hissediyorum... bunu ifade etmek çok zor ama süper bir duygu:)) allah alt, yan ve üst komşularıma sabır versin... amin...
Cumartesi, Ekim 08, 2005
Salı, Ekim 04, 2005
Pazartesi, Ekim 03, 2005
2 Ekim Pazar
sabah erken kalkmam gerektiği halde kalkamadım... uyandığımda saat 10'a geliyordu, midemin gurultusunu duyuyordum... her pazar olduğu gibi gazete almaya gitmem gerekiyordu... arkasından da kahvaltılık için biraz alışveriş yapmak için ıslak yollara kendimi attım... hava durumu tahmini tutmuştu... İstanbul'u yağmurlu bir gün karşıladı...
kahvaltı masasını hazırlamak zaman aldı... küçük yemek masam balkonda idi... evde fazla eşyalara dayanamadığımdan balkon en uygun yerdi... üstünde yer alan tepsiler, boyalar, mozaik döşemeye başladığım tepsilere uygun yer bulduktan sonra, çayın demlenmesi, yumurtaların haşlanması ve sofranın hazır hale gelmesi sancılı bir süreç halini almıştı... mtv'de yer alan green day müzikleri ile mide gurultusunu bir süre avutabildim sanırım...
kanepede yayılarak biraz miskinlik yaparken düşen dolu büyüklüğündeki yağmur taneleri havanın kolay kolay açmayacağı yönünde mesajlar veriyordu...
adaların dibinde oturup, lise döneminde bir kez adaya giden biri olarak bu pazar kendimi büyükada'da bulacağımı söyleseniz hayatta inanmazdım... bir arkadaşın bu pazar gününü değerlendirme projesinde büyükada vardı... ısrarıma rağmen şemsiye almama karşı çıktı... bu arkadaş hava durumunu hiç dinlemediği gibi kendi inançları çerçevesinde havanın açacağını iddia etmekteydi... normalde kimseyi dinlemem... taşırım şemsiyeyi... ama oldu bir kere... şemsiyesiz yollara döküldük... üstümde kırmızı şalım ve de bir şapka ile kendimi garanti de hissediyordum... 2.10 da Bostancı Adalar iskelesinde vapuru yakaladık... vapura binmeyeli seneler olmuştu... dışarda oturarak tüm adaların muhteşem manzarasını seyrettik... denizanalarının bu kadar çok olması... insanların Marmara denizinde denize girdiklerini de düşününce denizanaları ve insan kombinasyonu tüylerimi diken diken etti... birden adada oturmak istedim... evler, yollar, ağaçlar, arada insanın gözüne takılan begonviller, iskele huzur verdi içime... İstanbul dışına çıkmış gibi hissettim... kaçamaklarıma yenisini eklemiş gibi... gerçekten çok iyi geldi... ama bunu niye daha önce yapmamıştım... bundan 1 saat önce evde miskin miskin oturma fikrine sabit bağlanmışken, ne iyi etmiş de arkadaşa uyarak kendimi kafesten kurtarmıştım...
sırası ile Kınalı Ada, Burgaz Ada, Heybeli Ada'dan sonra son durağımız olan Büyük Ada'ya ulaşıyoruz... iskeleden adanın içine doğru ilerlerken bir dondurma teklifi ile kaymaklı, çukulatalı dondurmayı yalamaya başlıyorum... yürüyerek Aya Yorgi'ye doğru gideceğiz... dileklerim var... yollar yeni yıkanmış gibi... güneş yer yer kendini gösteriyor... arkadaş ısrarcı hava açıcak... ama ilerde duyulan gökgürültüleri bana göre hayra alamet değil... kimse kimsenin lafını dinlemediği için kadere boyun eğmeyi tercih ediyorum... yol boyu ağaçlar arasında evlere, evlerin çatılarına, ahşap evlerin görkemine kapılarak yürüyorum... kestane ağaçlarından yere dökülen kestanelerden bir tane alıyorum... onu eve götüreceğim... ormanlık alana gelirken mozaiklerden yapılan dış bahçe kapılarına gözüm takılıyor... aklıma tepsime döşemekte olduğum mozaik taşlar geliyor... benimkilerin her birinin yüksekliği, eni, boyu hatta rengi farklı... keşke diyorum içimden hepsi aynı boyutta olsa da bu duvardaki gibi döşemek kolay olsa... bulaştım bir kere... bitirmem lazım:) gözümde büyüyor tepsinin nasıl biteceği... yolda ilerlerken bu sefer de bahçe duvarlarındaki kızaran sonbahar yapraklarını toplama isteği beliriyor... ama arkadaş bu niyetime pek olumlu bakmadığımdan kendimi engelli bir koşuda hissediyorum... isteklerimi yerine getiremeden gözucu ile sadece içim giderek bakıyorum yapraklara...
sonunda Aya Yorgi'ye tırmanmamız gereken son yokuşun başında buluyoruz kendimizi... yakın bir yerden gökgürültüsü duyuluyor... 5 dk sonra sağnak yağmur tüm şiddeti ile başlıyor... herkes tedarikli... şemsiyeleri, yağmurlukları... arkadaşımın kapşonlu hırkası var... kendini korumaya almış... benim şapka sırılsıklam... başımın önünden su damlaları damlıyor... sırtımda hissediyorum ıslaklığı, kotumun ön yüzeyi tamamen yağmur suyunu emmiş, bacağıma yapışmış... yokuş yukarı çıkarken tıkanıyorum ama bir de ağırlık var ıslaklığın yarattığı... içimden dışımdan neden şemsiye almadık diye tekrarlıyorum...
Aya Yorgi'ye geldiğimizde simsiyah giysisi içinde siyah kocaman şemsiyesi ile kilisenin ön avlusunu paspaslayan rahip bizi karşılıyor... o anda manzara süper... bu yağmurun da duracağı yok ayrıca:))) içeri girip önce biraz para atıyoruz... sonra ben 5 tane mum dikiyorum... 2'si kendim için ki daha önce Datça'da dilek mağarasında dilediklerim ile aynı... 3'ü ailem için... sonra kilisenin içinde kısa bir tur atıyoruz... arkadaşım dilekleri olan kişilerin hediyelerini gösteriyor... kiliseden çıkıp yemek yemek için mola veriyoruz... yemek yanında da orada yapılan şaraptan tadacağız... içeride kalabalık bir grup var... ada sakinleri demem lazım ama o kadar gürültülü konuşuyorlar ki ister istemez kulak misafiri oluyoruz... Aysel ve Yüksel isimli kişilere takılmış hararetle tartışıyorlar ya da konuşuyorlar... bizi de bir merak alıyor... ama arkadaşım benden daha ilgili... masaya çağırsalar beni bırakıp gidecek nerdeyse... beni ise ıslaklıkla beraber bir rehavet kontrol altına almış... yatak olsa hemen yatacağım... tabii bu ıslak giyisilerden kurtulmak en büyük arzum... yemek süresince çöp torbalarına sarınmış insanlar görüyoruz... yemek yediğimiz yerden almamız gerektiği konusunda hemfikiriz... en azından benim için:)))
sonunda arkadaşım yemek bitince iki adet mavi battal boy çöp torbası ile soluğu yanımda alıyor... bir nebze kurumuşum... kırmızı şalım ile beni sarıyor... çöp torbasının en dibinden başımın geçebileceği bir delik açıp kollarım içinde kalacak şekilde başımdan torbayı geçiriyorum... diğer torbayı kendi kullanmayacağı için onu da başıma bağlıyor...:))) gülmekten bir süre kendimize gelemiyoruz... dışarı çıktığımızda ise gökkuşağı Sedef Ada'sı üzerinde bir bütün olarak karşımıza çıkıyor... bilirsiniz gökkuşağı altından geçince dilekler gerçekleşir derler ama denizin ortasında maalesef:))) derken biraz aşağı yürürken ikinci gökkuşağı da diğerinin yanında beliriyor... artık yağmur neredeyse duruyor ama ben ısrarla çıkarmıyorum torbayı üzerimden... muhteşem bir gün batımı ve koyu lacivertten griye kadar her tonu gökyüzünde görüyoruz... çok etkileniyorum... yavaş yavaş yürüyoruz... adanın keyfini çıkarıyoruz... kediler sokakta aç aç dolaşıyorlar... biri yolumuza çıkıyor... yanımdaki kurabiyeyi un ufak edip kendisine sunuyoruz... ama kedicik çok ıslanmış, arkadaşım onu kucağına alıyor... keyifine diyecek yok kediciğin... yanımızdan yürümek için yere atlıyor... bir süre daha bize eşlik ettikten sonra kayıplara karışıyor... hava iyice karardığından eve dönüp sıcak bir şeyler içmek ve kuru giysiler giymek istiyorum... iskeleye gittiğimizde deniz otobüsüne binmeye karar veriyoruz... 20.10 da deniz otobüsünü beklemek üzere 40 dakika ada cafe'de sıcak içecek ve ihtiyaç molası veriyoruz... deniz otobüsünde zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum... sonunda eve ulaşıyorum...
oldukça yorulmuşum... uyku bastırıyor... ama hemen uyumuyorum... ilk kez kombiyi çalıştırıyorum... ıslaklık kemiklerime işlemiş sanki...
siz siz olun yağmurlu havalarda şemsiyenizi yanınızdan ayırmayın:)))
sabah erken kalkmam gerektiği halde kalkamadım... uyandığımda saat 10'a geliyordu, midemin gurultusunu duyuyordum... her pazar olduğu gibi gazete almaya gitmem gerekiyordu... arkasından da kahvaltılık için biraz alışveriş yapmak için ıslak yollara kendimi attım... hava durumu tahmini tutmuştu... İstanbul'u yağmurlu bir gün karşıladı...
kahvaltı masasını hazırlamak zaman aldı... küçük yemek masam balkonda idi... evde fazla eşyalara dayanamadığımdan balkon en uygun yerdi... üstünde yer alan tepsiler, boyalar, mozaik döşemeye başladığım tepsilere uygun yer bulduktan sonra, çayın demlenmesi, yumurtaların haşlanması ve sofranın hazır hale gelmesi sancılı bir süreç halini almıştı... mtv'de yer alan green day müzikleri ile mide gurultusunu bir süre avutabildim sanırım...
kanepede yayılarak biraz miskinlik yaparken düşen dolu büyüklüğündeki yağmur taneleri havanın kolay kolay açmayacağı yönünde mesajlar veriyordu...
adaların dibinde oturup, lise döneminde bir kez adaya giden biri olarak bu pazar kendimi büyükada'da bulacağımı söyleseniz hayatta inanmazdım... bir arkadaşın bu pazar gününü değerlendirme projesinde büyükada vardı... ısrarıma rağmen şemsiye almama karşı çıktı... bu arkadaş hava durumunu hiç dinlemediği gibi kendi inançları çerçevesinde havanın açacağını iddia etmekteydi... normalde kimseyi dinlemem... taşırım şemsiyeyi... ama oldu bir kere... şemsiyesiz yollara döküldük... üstümde kırmızı şalım ve de bir şapka ile kendimi garanti de hissediyordum... 2.10 da Bostancı Adalar iskelesinde vapuru yakaladık... vapura binmeyeli seneler olmuştu... dışarda oturarak tüm adaların muhteşem manzarasını seyrettik... denizanalarının bu kadar çok olması... insanların Marmara denizinde denize girdiklerini de düşününce denizanaları ve insan kombinasyonu tüylerimi diken diken etti... birden adada oturmak istedim... evler, yollar, ağaçlar, arada insanın gözüne takılan begonviller, iskele huzur verdi içime... İstanbul dışına çıkmış gibi hissettim... kaçamaklarıma yenisini eklemiş gibi... gerçekten çok iyi geldi... ama bunu niye daha önce yapmamıştım... bundan 1 saat önce evde miskin miskin oturma fikrine sabit bağlanmışken, ne iyi etmiş de arkadaşa uyarak kendimi kafesten kurtarmıştım...
sırası ile Kınalı Ada, Burgaz Ada, Heybeli Ada'dan sonra son durağımız olan Büyük Ada'ya ulaşıyoruz... iskeleden adanın içine doğru ilerlerken bir dondurma teklifi ile kaymaklı, çukulatalı dondurmayı yalamaya başlıyorum... yürüyerek Aya Yorgi'ye doğru gideceğiz... dileklerim var... yollar yeni yıkanmış gibi... güneş yer yer kendini gösteriyor... arkadaş ısrarcı hava açıcak... ama ilerde duyulan gökgürültüleri bana göre hayra alamet değil... kimse kimsenin lafını dinlemediği için kadere boyun eğmeyi tercih ediyorum... yol boyu ağaçlar arasında evlere, evlerin çatılarına, ahşap evlerin görkemine kapılarak yürüyorum... kestane ağaçlarından yere dökülen kestanelerden bir tane alıyorum... onu eve götüreceğim... ormanlık alana gelirken mozaiklerden yapılan dış bahçe kapılarına gözüm takılıyor... aklıma tepsime döşemekte olduğum mozaik taşlar geliyor... benimkilerin her birinin yüksekliği, eni, boyu hatta rengi farklı... keşke diyorum içimden hepsi aynı boyutta olsa da bu duvardaki gibi döşemek kolay olsa... bulaştım bir kere... bitirmem lazım:) gözümde büyüyor tepsinin nasıl biteceği... yolda ilerlerken bu sefer de bahçe duvarlarındaki kızaran sonbahar yapraklarını toplama isteği beliriyor... ama arkadaş bu niyetime pek olumlu bakmadığımdan kendimi engelli bir koşuda hissediyorum... isteklerimi yerine getiremeden gözucu ile sadece içim giderek bakıyorum yapraklara...
sonunda Aya Yorgi'ye tırmanmamız gereken son yokuşun başında buluyoruz kendimizi... yakın bir yerden gökgürültüsü duyuluyor... 5 dk sonra sağnak yağmur tüm şiddeti ile başlıyor... herkes tedarikli... şemsiyeleri, yağmurlukları... arkadaşımın kapşonlu hırkası var... kendini korumaya almış... benim şapka sırılsıklam... başımın önünden su damlaları damlıyor... sırtımda hissediyorum ıslaklığı, kotumun ön yüzeyi tamamen yağmur suyunu emmiş, bacağıma yapışmış... yokuş yukarı çıkarken tıkanıyorum ama bir de ağırlık var ıslaklığın yarattığı... içimden dışımdan neden şemsiye almadık diye tekrarlıyorum...
Aya Yorgi'ye geldiğimizde simsiyah giysisi içinde siyah kocaman şemsiyesi ile kilisenin ön avlusunu paspaslayan rahip bizi karşılıyor... o anda manzara süper... bu yağmurun da duracağı yok ayrıca:))) içeri girip önce biraz para atıyoruz... sonra ben 5 tane mum dikiyorum... 2'si kendim için ki daha önce Datça'da dilek mağarasında dilediklerim ile aynı... 3'ü ailem için... sonra kilisenin içinde kısa bir tur atıyoruz... arkadaşım dilekleri olan kişilerin hediyelerini gösteriyor... kiliseden çıkıp yemek yemek için mola veriyoruz... yemek yanında da orada yapılan şaraptan tadacağız... içeride kalabalık bir grup var... ada sakinleri demem lazım ama o kadar gürültülü konuşuyorlar ki ister istemez kulak misafiri oluyoruz... Aysel ve Yüksel isimli kişilere takılmış hararetle tartışıyorlar ya da konuşuyorlar... bizi de bir merak alıyor... ama arkadaşım benden daha ilgili... masaya çağırsalar beni bırakıp gidecek nerdeyse... beni ise ıslaklıkla beraber bir rehavet kontrol altına almış... yatak olsa hemen yatacağım... tabii bu ıslak giyisilerden kurtulmak en büyük arzum... yemek süresince çöp torbalarına sarınmış insanlar görüyoruz... yemek yediğimiz yerden almamız gerektiği konusunda hemfikiriz... en azından benim için:)))
sonunda arkadaşım yemek bitince iki adet mavi battal boy çöp torbası ile soluğu yanımda alıyor... bir nebze kurumuşum... kırmızı şalım ile beni sarıyor... çöp torbasının en dibinden başımın geçebileceği bir delik açıp kollarım içinde kalacak şekilde başımdan torbayı geçiriyorum... diğer torbayı kendi kullanmayacağı için onu da başıma bağlıyor...:))) gülmekten bir süre kendimize gelemiyoruz... dışarı çıktığımızda ise gökkuşağı Sedef Ada'sı üzerinde bir bütün olarak karşımıza çıkıyor... bilirsiniz gökkuşağı altından geçince dilekler gerçekleşir derler ama denizin ortasında maalesef:))) derken biraz aşağı yürürken ikinci gökkuşağı da diğerinin yanında beliriyor... artık yağmur neredeyse duruyor ama ben ısrarla çıkarmıyorum torbayı üzerimden... muhteşem bir gün batımı ve koyu lacivertten griye kadar her tonu gökyüzünde görüyoruz... çok etkileniyorum... yavaş yavaş yürüyoruz... adanın keyfini çıkarıyoruz... kediler sokakta aç aç dolaşıyorlar... biri yolumuza çıkıyor... yanımdaki kurabiyeyi un ufak edip kendisine sunuyoruz... ama kedicik çok ıslanmış, arkadaşım onu kucağına alıyor... keyifine diyecek yok kediciğin... yanımızdan yürümek için yere atlıyor... bir süre daha bize eşlik ettikten sonra kayıplara karışıyor... hava iyice karardığından eve dönüp sıcak bir şeyler içmek ve kuru giysiler giymek istiyorum... iskeleye gittiğimizde deniz otobüsüne binmeye karar veriyoruz... 20.10 da deniz otobüsünü beklemek üzere 40 dakika ada cafe'de sıcak içecek ve ihtiyaç molası veriyoruz... deniz otobüsünde zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum... sonunda eve ulaşıyorum...
oldukça yorulmuşum... uyku bastırıyor... ama hemen uyumuyorum... ilk kez kombiyi çalıştırıyorum... ıslaklık kemiklerime işlemiş sanki...
siz siz olun yağmurlu havalarda şemsiyenizi yanınızdan ayırmayın:)))
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


