6 Ekim Perşembe
bugün annem yazlıktan döndü... artık yaz sezonunu kapattık... kısmet... seneye tekrar orada oluruz inşallah:)))
dünden beri bir koşuşturma içindeyim, annemin varlığı çoğu konuyu halletmetmem için verdiği manevi destekle bütünleniyor...çok şanslıyım, o kadar şanslıyım ki yıllar geçtikçe yani benim yaşım ilerledikçe, ailemin önemini, varlıklarından duyduğum hazzı her gün ruhumun derinlerinde hissediyorum...
sanırım aile bu demek... ihtiyaç duyduğunda her konuda yanında yer almaları... hatta aramızdaki bağ o kadar derinki uzak olsak bile bir terslik olduğunu anlayabiliyoruz... rüyalarımda mutlaka ortaya çıkıyor...
bugün seyahatten gelmesine rağmen, o halde benimle koşturup durdu... iyi ki burada... iyi ki döndü...
7 Ekim Cuma
üzerime yapışan "321" numarası ile sabahtan geç kalkmama rağmen maratona devam ettik:)))
öğlen 3.30 da tüm işlemler tamamlanmıştı... yeni bir başlangıç için bir kontrat imzaladım... herşeyin hayırlısını diliyorum kendim için ve daha güzel günlerde sağlıkla ailemle beraber huzur dolu günlere diyorum...
artık abime istem dışı verdiğim sözü tutmak zorunda değilim... zaten nasıl tutacağımı, yerine getireceğimi de bilmiyordum...
öğleden sonra anneme oturmaya gittiğimde sevgili komşumuzun gene baskınına uğradım:) ne zaman gitsem annemle iki çift kelime edemeden damlamıyor mu, hevesim kursağımda kalıyor... anlamadığım zamanlamasını nasıl yapıyor... :)))
akşam ise arkadaşımın getirdiği Pet Shop Boys'un actually albümündeki "rent" parçasını, en son 1988 yılında dinlediğimi ve aradan geçen onca seneye rağmen 2005 yılında tekrar dinleme fırsatını yakalamanın garip bir tesadüf olduğunu düşündüm... dinlerken aynı mutluluğun tekrar yaşanması insanı umutlandırıyor...
8 Ekim Cumartesi
bugün annemle alışverişe çıktık, burada olması çok güzel, 1 haftadır belimde yaşadığım tüm ağrılar annemin tavsiye ettiği tedavi şekli ile bugün itibarı ile azaldı, neredeyse kayboldu gibi:)))
dediğim gibi burada olması çok güzel...bencil miyim acaba?
eve geldiğim zaman ise günlerdir ihmal ettiğim siteme yazmak istedim... aynı albumu dinlemeye devam ediyorum... sadece ben değil tüm apartman dahil bu albumu dinleme kısmına... maalesef ses seviyesi önemli ki o zaman bende kendimi farklı bir yerde hissediyorum... bunu ifade etmek çok zor ama süper bir duygu:)) allah alt, yan ve üst komşularıma sabır versin... amin...
Cumartesi, Ekim 08, 2005
Salı, Ekim 04, 2005
Pazartesi, Ekim 03, 2005
2 Ekim Pazar
sabah erken kalkmam gerektiği halde kalkamadım... uyandığımda saat 10'a geliyordu, midemin gurultusunu duyuyordum... her pazar olduğu gibi gazete almaya gitmem gerekiyordu... arkasından da kahvaltılık için biraz alışveriş yapmak için ıslak yollara kendimi attım... hava durumu tahmini tutmuştu... İstanbul'u yağmurlu bir gün karşıladı...
kahvaltı masasını hazırlamak zaman aldı... küçük yemek masam balkonda idi... evde fazla eşyalara dayanamadığımdan balkon en uygun yerdi... üstünde yer alan tepsiler, boyalar, mozaik döşemeye başladığım tepsilere uygun yer bulduktan sonra, çayın demlenmesi, yumurtaların haşlanması ve sofranın hazır hale gelmesi sancılı bir süreç halini almıştı... mtv'de yer alan green day müzikleri ile mide gurultusunu bir süre avutabildim sanırım...
kanepede yayılarak biraz miskinlik yaparken düşen dolu büyüklüğündeki yağmur taneleri havanın kolay kolay açmayacağı yönünde mesajlar veriyordu...
adaların dibinde oturup, lise döneminde bir kez adaya giden biri olarak bu pazar kendimi büyükada'da bulacağımı söyleseniz hayatta inanmazdım... bir arkadaşın bu pazar gününü değerlendirme projesinde büyükada vardı... ısrarıma rağmen şemsiye almama karşı çıktı... bu arkadaş hava durumunu hiç dinlemediği gibi kendi inançları çerçevesinde havanın açacağını iddia etmekteydi... normalde kimseyi dinlemem... taşırım şemsiyeyi... ama oldu bir kere... şemsiyesiz yollara döküldük... üstümde kırmızı şalım ve de bir şapka ile kendimi garanti de hissediyordum... 2.10 da Bostancı Adalar iskelesinde vapuru yakaladık... vapura binmeyeli seneler olmuştu... dışarda oturarak tüm adaların muhteşem manzarasını seyrettik... denizanalarının bu kadar çok olması... insanların Marmara denizinde denize girdiklerini de düşününce denizanaları ve insan kombinasyonu tüylerimi diken diken etti... birden adada oturmak istedim... evler, yollar, ağaçlar, arada insanın gözüne takılan begonviller, iskele huzur verdi içime... İstanbul dışına çıkmış gibi hissettim... kaçamaklarıma yenisini eklemiş gibi... gerçekten çok iyi geldi... ama bunu niye daha önce yapmamıştım... bundan 1 saat önce evde miskin miskin oturma fikrine sabit bağlanmışken, ne iyi etmiş de arkadaşa uyarak kendimi kafesten kurtarmıştım...
sırası ile Kınalı Ada, Burgaz Ada, Heybeli Ada'dan sonra son durağımız olan Büyük Ada'ya ulaşıyoruz... iskeleden adanın içine doğru ilerlerken bir dondurma teklifi ile kaymaklı, çukulatalı dondurmayı yalamaya başlıyorum... yürüyerek Aya Yorgi'ye doğru gideceğiz... dileklerim var... yollar yeni yıkanmış gibi... güneş yer yer kendini gösteriyor... arkadaş ısrarcı hava açıcak... ama ilerde duyulan gökgürültüleri bana göre hayra alamet değil... kimse kimsenin lafını dinlemediği için kadere boyun eğmeyi tercih ediyorum... yol boyu ağaçlar arasında evlere, evlerin çatılarına, ahşap evlerin görkemine kapılarak yürüyorum... kestane ağaçlarından yere dökülen kestanelerden bir tane alıyorum... onu eve götüreceğim... ormanlık alana gelirken mozaiklerden yapılan dış bahçe kapılarına gözüm takılıyor... aklıma tepsime döşemekte olduğum mozaik taşlar geliyor... benimkilerin her birinin yüksekliği, eni, boyu hatta rengi farklı... keşke diyorum içimden hepsi aynı boyutta olsa da bu duvardaki gibi döşemek kolay olsa... bulaştım bir kere... bitirmem lazım:) gözümde büyüyor tepsinin nasıl biteceği... yolda ilerlerken bu sefer de bahçe duvarlarındaki kızaran sonbahar yapraklarını toplama isteği beliriyor... ama arkadaş bu niyetime pek olumlu bakmadığımdan kendimi engelli bir koşuda hissediyorum... isteklerimi yerine getiremeden gözucu ile sadece içim giderek bakıyorum yapraklara...
sonunda Aya Yorgi'ye tırmanmamız gereken son yokuşun başında buluyoruz kendimizi... yakın bir yerden gökgürültüsü duyuluyor... 5 dk sonra sağnak yağmur tüm şiddeti ile başlıyor... herkes tedarikli... şemsiyeleri, yağmurlukları... arkadaşımın kapşonlu hırkası var... kendini korumaya almış... benim şapka sırılsıklam... başımın önünden su damlaları damlıyor... sırtımda hissediyorum ıslaklığı, kotumun ön yüzeyi tamamen yağmur suyunu emmiş, bacağıma yapışmış... yokuş yukarı çıkarken tıkanıyorum ama bir de ağırlık var ıslaklığın yarattığı... içimden dışımdan neden şemsiye almadık diye tekrarlıyorum...
Aya Yorgi'ye geldiğimizde simsiyah giysisi içinde siyah kocaman şemsiyesi ile kilisenin ön avlusunu paspaslayan rahip bizi karşılıyor... o anda manzara süper... bu yağmurun da duracağı yok ayrıca:))) içeri girip önce biraz para atıyoruz... sonra ben 5 tane mum dikiyorum... 2'si kendim için ki daha önce Datça'da dilek mağarasında dilediklerim ile aynı... 3'ü ailem için... sonra kilisenin içinde kısa bir tur atıyoruz... arkadaşım dilekleri olan kişilerin hediyelerini gösteriyor... kiliseden çıkıp yemek yemek için mola veriyoruz... yemek yanında da orada yapılan şaraptan tadacağız... içeride kalabalık bir grup var... ada sakinleri demem lazım ama o kadar gürültülü konuşuyorlar ki ister istemez kulak misafiri oluyoruz... Aysel ve Yüksel isimli kişilere takılmış hararetle tartışıyorlar ya da konuşuyorlar... bizi de bir merak alıyor... ama arkadaşım benden daha ilgili... masaya çağırsalar beni bırakıp gidecek nerdeyse... beni ise ıslaklıkla beraber bir rehavet kontrol altına almış... yatak olsa hemen yatacağım... tabii bu ıslak giyisilerden kurtulmak en büyük arzum... yemek süresince çöp torbalarına sarınmış insanlar görüyoruz... yemek yediğimiz yerden almamız gerektiği konusunda hemfikiriz... en azından benim için:)))
sonunda arkadaşım yemek bitince iki adet mavi battal boy çöp torbası ile soluğu yanımda alıyor... bir nebze kurumuşum... kırmızı şalım ile beni sarıyor... çöp torbasının en dibinden başımın geçebileceği bir delik açıp kollarım içinde kalacak şekilde başımdan torbayı geçiriyorum... diğer torbayı kendi kullanmayacağı için onu da başıma bağlıyor...:))) gülmekten bir süre kendimize gelemiyoruz... dışarı çıktığımızda ise gökkuşağı Sedef Ada'sı üzerinde bir bütün olarak karşımıza çıkıyor... bilirsiniz gökkuşağı altından geçince dilekler gerçekleşir derler ama denizin ortasında maalesef:))) derken biraz aşağı yürürken ikinci gökkuşağı da diğerinin yanında beliriyor... artık yağmur neredeyse duruyor ama ben ısrarla çıkarmıyorum torbayı üzerimden... muhteşem bir gün batımı ve koyu lacivertten griye kadar her tonu gökyüzünde görüyoruz... çok etkileniyorum... yavaş yavaş yürüyoruz... adanın keyfini çıkarıyoruz... kediler sokakta aç aç dolaşıyorlar... biri yolumuza çıkıyor... yanımdaki kurabiyeyi un ufak edip kendisine sunuyoruz... ama kedicik çok ıslanmış, arkadaşım onu kucağına alıyor... keyifine diyecek yok kediciğin... yanımızdan yürümek için yere atlıyor... bir süre daha bize eşlik ettikten sonra kayıplara karışıyor... hava iyice karardığından eve dönüp sıcak bir şeyler içmek ve kuru giysiler giymek istiyorum... iskeleye gittiğimizde deniz otobüsüne binmeye karar veriyoruz... 20.10 da deniz otobüsünü beklemek üzere 40 dakika ada cafe'de sıcak içecek ve ihtiyaç molası veriyoruz... deniz otobüsünde zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum... sonunda eve ulaşıyorum...
oldukça yorulmuşum... uyku bastırıyor... ama hemen uyumuyorum... ilk kez kombiyi çalıştırıyorum... ıslaklık kemiklerime işlemiş sanki...
siz siz olun yağmurlu havalarda şemsiyenizi yanınızdan ayırmayın:)))
sabah erken kalkmam gerektiği halde kalkamadım... uyandığımda saat 10'a geliyordu, midemin gurultusunu duyuyordum... her pazar olduğu gibi gazete almaya gitmem gerekiyordu... arkasından da kahvaltılık için biraz alışveriş yapmak için ıslak yollara kendimi attım... hava durumu tahmini tutmuştu... İstanbul'u yağmurlu bir gün karşıladı...
kahvaltı masasını hazırlamak zaman aldı... küçük yemek masam balkonda idi... evde fazla eşyalara dayanamadığımdan balkon en uygun yerdi... üstünde yer alan tepsiler, boyalar, mozaik döşemeye başladığım tepsilere uygun yer bulduktan sonra, çayın demlenmesi, yumurtaların haşlanması ve sofranın hazır hale gelmesi sancılı bir süreç halini almıştı... mtv'de yer alan green day müzikleri ile mide gurultusunu bir süre avutabildim sanırım...
kanepede yayılarak biraz miskinlik yaparken düşen dolu büyüklüğündeki yağmur taneleri havanın kolay kolay açmayacağı yönünde mesajlar veriyordu...
adaların dibinde oturup, lise döneminde bir kez adaya giden biri olarak bu pazar kendimi büyükada'da bulacağımı söyleseniz hayatta inanmazdım... bir arkadaşın bu pazar gününü değerlendirme projesinde büyükada vardı... ısrarıma rağmen şemsiye almama karşı çıktı... bu arkadaş hava durumunu hiç dinlemediği gibi kendi inançları çerçevesinde havanın açacağını iddia etmekteydi... normalde kimseyi dinlemem... taşırım şemsiyeyi... ama oldu bir kere... şemsiyesiz yollara döküldük... üstümde kırmızı şalım ve de bir şapka ile kendimi garanti de hissediyordum... 2.10 da Bostancı Adalar iskelesinde vapuru yakaladık... vapura binmeyeli seneler olmuştu... dışarda oturarak tüm adaların muhteşem manzarasını seyrettik... denizanalarının bu kadar çok olması... insanların Marmara denizinde denize girdiklerini de düşününce denizanaları ve insan kombinasyonu tüylerimi diken diken etti... birden adada oturmak istedim... evler, yollar, ağaçlar, arada insanın gözüne takılan begonviller, iskele huzur verdi içime... İstanbul dışına çıkmış gibi hissettim... kaçamaklarıma yenisini eklemiş gibi... gerçekten çok iyi geldi... ama bunu niye daha önce yapmamıştım... bundan 1 saat önce evde miskin miskin oturma fikrine sabit bağlanmışken, ne iyi etmiş de arkadaşa uyarak kendimi kafesten kurtarmıştım...
sırası ile Kınalı Ada, Burgaz Ada, Heybeli Ada'dan sonra son durağımız olan Büyük Ada'ya ulaşıyoruz... iskeleden adanın içine doğru ilerlerken bir dondurma teklifi ile kaymaklı, çukulatalı dondurmayı yalamaya başlıyorum... yürüyerek Aya Yorgi'ye doğru gideceğiz... dileklerim var... yollar yeni yıkanmış gibi... güneş yer yer kendini gösteriyor... arkadaş ısrarcı hava açıcak... ama ilerde duyulan gökgürültüleri bana göre hayra alamet değil... kimse kimsenin lafını dinlemediği için kadere boyun eğmeyi tercih ediyorum... yol boyu ağaçlar arasında evlere, evlerin çatılarına, ahşap evlerin görkemine kapılarak yürüyorum... kestane ağaçlarından yere dökülen kestanelerden bir tane alıyorum... onu eve götüreceğim... ormanlık alana gelirken mozaiklerden yapılan dış bahçe kapılarına gözüm takılıyor... aklıma tepsime döşemekte olduğum mozaik taşlar geliyor... benimkilerin her birinin yüksekliği, eni, boyu hatta rengi farklı... keşke diyorum içimden hepsi aynı boyutta olsa da bu duvardaki gibi döşemek kolay olsa... bulaştım bir kere... bitirmem lazım:) gözümde büyüyor tepsinin nasıl biteceği... yolda ilerlerken bu sefer de bahçe duvarlarındaki kızaran sonbahar yapraklarını toplama isteği beliriyor... ama arkadaş bu niyetime pek olumlu bakmadığımdan kendimi engelli bir koşuda hissediyorum... isteklerimi yerine getiremeden gözucu ile sadece içim giderek bakıyorum yapraklara...
sonunda Aya Yorgi'ye tırmanmamız gereken son yokuşun başında buluyoruz kendimizi... yakın bir yerden gökgürültüsü duyuluyor... 5 dk sonra sağnak yağmur tüm şiddeti ile başlıyor... herkes tedarikli... şemsiyeleri, yağmurlukları... arkadaşımın kapşonlu hırkası var... kendini korumaya almış... benim şapka sırılsıklam... başımın önünden su damlaları damlıyor... sırtımda hissediyorum ıslaklığı, kotumun ön yüzeyi tamamen yağmur suyunu emmiş, bacağıma yapışmış... yokuş yukarı çıkarken tıkanıyorum ama bir de ağırlık var ıslaklığın yarattığı... içimden dışımdan neden şemsiye almadık diye tekrarlıyorum...
Aya Yorgi'ye geldiğimizde simsiyah giysisi içinde siyah kocaman şemsiyesi ile kilisenin ön avlusunu paspaslayan rahip bizi karşılıyor... o anda manzara süper... bu yağmurun da duracağı yok ayrıca:))) içeri girip önce biraz para atıyoruz... sonra ben 5 tane mum dikiyorum... 2'si kendim için ki daha önce Datça'da dilek mağarasında dilediklerim ile aynı... 3'ü ailem için... sonra kilisenin içinde kısa bir tur atıyoruz... arkadaşım dilekleri olan kişilerin hediyelerini gösteriyor... kiliseden çıkıp yemek yemek için mola veriyoruz... yemek yanında da orada yapılan şaraptan tadacağız... içeride kalabalık bir grup var... ada sakinleri demem lazım ama o kadar gürültülü konuşuyorlar ki ister istemez kulak misafiri oluyoruz... Aysel ve Yüksel isimli kişilere takılmış hararetle tartışıyorlar ya da konuşuyorlar... bizi de bir merak alıyor... ama arkadaşım benden daha ilgili... masaya çağırsalar beni bırakıp gidecek nerdeyse... beni ise ıslaklıkla beraber bir rehavet kontrol altına almış... yatak olsa hemen yatacağım... tabii bu ıslak giyisilerden kurtulmak en büyük arzum... yemek süresince çöp torbalarına sarınmış insanlar görüyoruz... yemek yediğimiz yerden almamız gerektiği konusunda hemfikiriz... en azından benim için:)))
sonunda arkadaşım yemek bitince iki adet mavi battal boy çöp torbası ile soluğu yanımda alıyor... bir nebze kurumuşum... kırmızı şalım ile beni sarıyor... çöp torbasının en dibinden başımın geçebileceği bir delik açıp kollarım içinde kalacak şekilde başımdan torbayı geçiriyorum... diğer torbayı kendi kullanmayacağı için onu da başıma bağlıyor...:))) gülmekten bir süre kendimize gelemiyoruz... dışarı çıktığımızda ise gökkuşağı Sedef Ada'sı üzerinde bir bütün olarak karşımıza çıkıyor... bilirsiniz gökkuşağı altından geçince dilekler gerçekleşir derler ama denizin ortasında maalesef:))) derken biraz aşağı yürürken ikinci gökkuşağı da diğerinin yanında beliriyor... artık yağmur neredeyse duruyor ama ben ısrarla çıkarmıyorum torbayı üzerimden... muhteşem bir gün batımı ve koyu lacivertten griye kadar her tonu gökyüzünde görüyoruz... çok etkileniyorum... yavaş yavaş yürüyoruz... adanın keyfini çıkarıyoruz... kediler sokakta aç aç dolaşıyorlar... biri yolumuza çıkıyor... yanımdaki kurabiyeyi un ufak edip kendisine sunuyoruz... ama kedicik çok ıslanmış, arkadaşım onu kucağına alıyor... keyifine diyecek yok kediciğin... yanımızdan yürümek için yere atlıyor... bir süre daha bize eşlik ettikten sonra kayıplara karışıyor... hava iyice karardığından eve dönüp sıcak bir şeyler içmek ve kuru giysiler giymek istiyorum... iskeleye gittiğimizde deniz otobüsüne binmeye karar veriyoruz... 20.10 da deniz otobüsünü beklemek üzere 40 dakika ada cafe'de sıcak içecek ve ihtiyaç molası veriyoruz... deniz otobüsünde zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum... sonunda eve ulaşıyorum...
oldukça yorulmuşum... uyku bastırıyor... ama hemen uyumuyorum... ilk kez kombiyi çalıştırıyorum... ıslaklık kemiklerime işlemiş sanki...
siz siz olun yağmurlu havalarda şemsiyenizi yanınızdan ayırmayın:)))
Cuma, Eylül 30, 2005
Çarşamba, Eylül 21, 2005

16 Eylül Cuma
insan kuş misali derler...
mesafeler düşündüğümüzden daha da kısa... 16 Eylül cuma günü öğleden sonra anadolu yakasında Bostancı'da sağanak yağmura yakalandım, hemen otobüs terminaline gidip akşama tek kalan 19 numaralı koltuğu ayırttırdım, yolculuk Marmaris'e, ordan da artık ilk bulacağım araç ile Ak-tur/Datça... günlerin uykusuzluğu eve girince nüksetti... zaten bir iki parça bir şey ile gidecektim... hazırlık için 4 saat vaktim vardı... oturduğum yerdeki çarşıya inip açlığıma son vermeyi uygun gördüm... insan 5 sene oturduğu yeri, son 6 ayında keşfeder mi hiç? :))) eder... bir fırın keşfettim... oradan kendilerine has simitleri ile sevgili bakkalımın meşhur peynirlerinden küçük bir küpçük aldım... o peynirin tadı hiç bir yerde yok... saat 21.00 gibi evden çıktım... çıkmaz sokakta oturmanın dezavantajıdır taksi bulamamak... ya sahile ineceksiniz ki o karanlıkta mümkün değil... ya da tren yolunun altındaki karanlık geçitten geçip bir üst yola çıkacaksınız... bu daha mantıklı idi... sırt çantama cdliği yerleştirirken insan içini bir kontrol eder di mi... yok uyku sersemi olmanın verdiği durum ile hiç bir şey kontrol edilmedi evden çıkarken:))) tabii abimle skype programından konuşurken cd'nin 3 parçalı aparatındaki kulaklık çıkartılmıştı ve kim bilir neredeydi, ama bunu hatırladığımda çoktan terminale gelmiştim... tek avuntum onların da kulaklık veriyor olması:))) zaten yazlıkta da hoparlör vardı:))) artık hiç bir şeyi takıp üzülmek yoktu...
17 Eylül Cumartesi
yolculuk güzeldi... her zamanki gibi otobüs şoförleri ile sohbeti iyi tutmanın avantajını sürdürdüm... bu yolcu indirme ve bindirme zamanlarında Aydın-Muğla gibi yerlerde ek sigara içme süresi demek oluyor:))) bir nefes bile yetiyor:)))
Marmaris'e geldiğimde hemen kalkan bir aracı yakaladım... annem yolda telefon edip nerde olduğumu sorduğunda daha Marmaris'i terkedeli 5-10 dk olmuştu, yani 40 dk lık bir yol kalmış demektir... tam bir cennet... Datça yarımadası... girintili çıkıntılı sağlı sollu koyları ile tepeye tırmanırsın önce... sonra Bozburun'u geçtiğinizde tekrar en üst kesime tırmanırsınız... eskiden yol tek arabanın geçmesine elverişli idi... 3-4 sene önce yol yapımı ile resmen bir f1 pistine dönüştü yol... eskiden bakirdi... hâlâ da bakir... sadece artık yol yüzünden gelmek istemeyenler akın edecek... etmesinler, ben istemiyorum... uçurumlar korkuturdu eskiden... uçtunuz mu yeriniz hazır olmalı... çıkışı yoktur o uçurumlardan... ama uçacaksam da orda uçayım derseniz sizi yadırgamam:))) zirveden inişe başladığınız anda Ak-tur'a gelmenize 15 lık yolunuz kaldı demektir... Datça ise Ak-tur'dan 33 km ötede... yaklaşık 40 dk sürer...
Ak-tur'da inecek var diye tiz sesimi şoföre duyurmaya çalışıyorum... beni yol üzerinde indirecek derken site içine giriyor... şaşırıyorum... kapıda annemi görüyorum... canım benim... yürümüş kapıya kadar... yok yok yürünecek mesafe tabii ama duramamış evde tabii ne de olsa ben geliyorum:)))
kocaman bir sarılma arkasından havanın güzelliği, denizin kımıl kımıl masmavi görüntüsü eşliğinde ormandan evin yolunu tutuyoruz... anlatacak çok şey var... ne de olsa 1 ay olmuş annem yazlığa tekrar gideli... her gün 3 sefer de konuşsanız bu kızın anlatacakları hiç bitmez:)))
annem gene döktürmüş... bir yemekler... aç kalmama değmiş, acısını kaldığım 4 günde çıkaracağız gibi:))) derken konu konuyu açarken, ben evin girişinde yer alan salıncağa kendimi bırakıyorum... ne saadet o salıncak... içinizdeki herşeyi alıp götürür... karşınızda orman... ormandan önce bahçelerin yeşil çimenleri, begonviller, palmiyeler, nar ağaçları, kauçuk ağacı... inanılmaz doyumsuz bir güzellik özellikle de İstanbul'dan sonra... kuşlar ve ağustos böcekleri hiç susmaz... alışmışızdır, ötmezlerse tırsmak lazım...:))) ne de olsa deprem bölgesi...
sonra üst kata çıkıyorum... yatağımı yapacağız... balkona çıkıyorum... burada her yerden farklı bir görüntü var... yan komşumuzun da mavi çam ağacı artık erişilecek gibi değil... herkes orada yani Altan abi - amca ama aramızdaki bağ abi dememi uygun kılıyor - ve eşi, karşımızdaki apartta en üst katta oturan Fethi amca ve eşi, biraz öte de Mine teyze ve eşi... say say bitmez... herkes "hoşgeldin" diyor... ilk soru da ne zaman döneceğim... az kalacağımı öğrenince kızıyorlar... bende emekli olsam kalırım diyorum içimden... emeklilikten de bir fark yok ya neyse...
aşağıya inip, müzik yayınına başlıyoruz... arada aynı cd dönmeye başlayınca annem "bu hep böyle dönecek mi?" diyor... haklı... aynı müziği ben dinleyebilirim ama ona yazık yahu:))) kalkıp değiştiriyorum... sohbet tam gaz devam:)))
akşam dolunay zamanı... annemi de alıp dolunayın doğuşunu izlemek için sahile yürüyoruz... denizin üzerindeki yansıması muhteşem... dolunaysız gecelerde de gökyüzünde bu kadar çok yıldız var mı diyebileceğiniz bir yer:))) tamamen içimdeki kırgınlıkları İstanbul'da bıraktığımı hissediyorum... sanırım tam yerimdeyim... olmam gerek yer...
18 Eylül Pazar
sabah körü bir telefon... yanımda çalıyor... ama ben aşağıda annem nasıl olsa açar diye ilk iki çalışında pek oralı olmuyorum... mahalle inlemeye başlayınca dördüncüsünde ahizeyi kaldırıyorum...teyzem:))) "ne yapıyorsunuz" diyor... "teyze, ben uyuyordum, mahalle de uyuyordu ta kii senin telefonuna kadar" sonra dilimden gene dökülüyor..."siz sabah körü ne yapıyorsunuz?" :))) teyzem su böreği yapmış... densizim densiz kadın sabah körü kalkmış, elleri ile su böreği açmış, pişirmiş, bekliyor... "bekliyoruz" diyor... bende saat 14:00 de geliriz diyerek telefonu kapatıyorum... aklımca kaldığım yerden devam edeceğim uykuma... ne mümkün... ben yazlıktayım... birden kendimi evimde zannettim mi ne? evim...annem aksini iddia edene kızıyor...yuvadan uçtuktan sonra nedense eviniz kendi oturduğunuz yer oluyor düşüncesine karşı işte... annem fırına gidip gelmiş... ve de aşağıdan bir ses "acaba kalksan mı diyorum kızım?" ... durum net... kalkmaktan başka çare yok:))) kalkıyoruz... mis gibi bir sofra yeşilliğe bakan yerde... işte huzur bu diyorum kendime... ne iyi etmişim de kaçmışım... annemle beraber denize gidiyoruz... olamaz böyle bir deniz... Ak-tur iki koydan oluşuyor, ilk koy yoldan geldiğimiz taraftaki genelde durgundur, bizim evin önündeki koy ise genelde sabahları durgun, öğleden sonra poyraz estiğinden dalgalı olur... öbür koy yaklaşık sahilden 1 km... eskiden yol çok uzun gelirdi... minicik ayaklarla gayet doğal...
kahvaltıdan sonra teyzemlere gitmek üzere Özil minibüsüne biniyoruz... Karaincir tatil sitesinin arka tarafındaki bakir koya yakın bir köy evini 1 seneliğine tuttular... tarlalar domates, biber, patlıcan, kabak, incir ağaçları ve zeytin ağaçları ile çevrili... teyzemlere yürüyoruz tarlalar içinden... teyzem bizi görünce gelip kucaklıyor... arkasından günün konusu su böreği ve ayran ortada yerini alıyor... sonra acı biber toplamaya gidiyoruz eniştemle ben önden, teyzemle annem arkadan geliyorlar, arada ben incir ağaçlarından bir kaç incirin tadına bakıyorum:)))
2 saatlik misafirlik sonrası annemle yola koyuluyoruz, minibüs beklemeye başlıyoruz, ordaki görevli anneme "kızınız kaçıncı sınıfta okuyor diyince" annem "ilkokul 5" diye atılıyor... kazık kadar olmuşum kimse inanmıyor yaşıma... adamla aramızda 4 yaş fark olduğu ortaya çıkınca kimlik istiyor...:)))
Ak-tur'a gelince hazır teyzeme uğramışken annem halama da uğramam konusunda ısrarda bulunuyor... bir koşu halama gidiyorum... halamda poğaça yapmış... ikram yapılıyor, ama ben "daha yeni su böreği yedim almasam" diyorum:))) şimdi neden az kalmadığımı anlamışsınızdır...halamda yarım saat oturup eve doğru yürümeye başlıyorum, bizim meydana gelince Fethi amca ile çimlerin üstünde karşılaşıyoruz, hal hatır sorma faslından sonra "Muhterem teyzen yeni resimler yaptı çık bir bak hemen" diyor... anlaşılan bu akşam eve dönüş yok bana diye iç geçiriyorum... anneme uğrayıp haber veriyorum... bir koşu üç kat çıkıp Muhterem teyze'nin kapısını çalıyorum... beni görünce hemen içeri çağırıp çok mutlu olduğunu söylüyor... ve resimlerini göstermeye başlıyor... hem eşi hem de kendisi doktor, aynı annemle babam gibi, zaman yaşlanmalarının önüne geçemiyor...:))) onlarla olmak beni mutlu ediyor...Muhterem teyze çok yaşlanmış, saçlarını annem gibi beyaza bırakmış, resimleri gerçekten güzel... en azından benimkilerden:))) geçen sene Ak-tur'da sergi açmışlardı... daha sonra annem ve halam da bize katıldı, Fethi amcam dondurma ve poğaça yapmış... ne adamlar var diye içimden geçiriyorum:))) afiyetle yerken Fethi amcam geliyor ve de bir de çay yapıyor bana ve kendisine:))) benim yerimden kalkmama izin vermiyor... bütün gece "şu çılgın türkler" ve de bir arkadaşlarının yazdığı kitaptan konuşuyoruz... heyecanlı tartışmaya bende katılıyorum... sonra da dolunayın doğuşu için gene sahile gitme vakti geliyor... Fethi amcaların balkonundan manzara süper... eskiden deniz de görünürdü, ancak çamlar durdurak bilmeyerek büyüdüğünden manzara kapanmış...
evin yolunu buluyoruz neyse ki... Altan abi'nin eşi Nazmiye abla ile yarın Datça'dan bir tekne gezintisine katılma konusunda anlaşıyoruz...
19 Eylül Pazartesi
sabah erkenden kalkarak annemin hazırladığı güzel sofrada kahvaltı yapıyoruz, saat 9'daki minibüse yetişmemiz lazım ki Datça'dan kalkacak motora yetişelim... ne de olsa bütün yaz özlemini çektiğim tekne turuna gideceğiz... ama maalesef annemin aceleci davranışlarına rağmen Nazmiye ablalar oldukça rahat rahat hareket ediyorlar... neden sonra anlıyoruz ki araba ile bizi Datça'ya götürecekler... annem başta inanmıyor... hala "hadi kızım kalk bunlar çok ağırlar kaçıracağız" diye söylenip durmakta... ama bakıyor ki kızında da bir rehavet... iflah olmaz bunlar diyor mutlaka içinden:)))
sonunda tekneyi görüyoruz... toplam 15 kişiyiz... tekne kaptanı Nazmiye ablaların tanıdığı... o sırada biz de köşe başında bir çay kahve seansına katılıyoruz...
tekne doğrudan Knidos'a gidiyor... 1.5 saatlik seyahat boyunca teknenin önüne gidip uzanıyorum... hava çok sıcak değil, hafif puslu ve rüzgarlı... tatil boyunca annemin kütüphanesinde bulduğum, içindeki yazıya bakılırsa benim tarafımdan alınmış olan kitabı hiç okumadığım ortaya çıkıyor... Murat Gülsoy'un "Alemlerin sürekliliği ve diğer hikayeleri"ne kaldığım yerden devam ediyorum... Kaptan yanıma geliyor ve manzarayı seyretmem gerektiğini söylüyor... ben de açıklıyorum 30 senedir buralarda olduğumuzu... yüzündeki mânâsızlığın, yaşım konusundaki tereddütü olduğu ortada... hemen atlıyorum fırsatı bulmuşum... yaş 35'e dayandı diye... inanmıyor... anneme sormak üzere yanımdan ayrılıyor:)))
Knidos'ta yanaşıyoruz karaya... herkes antik tiyatroya doğru uzanıyor... benim aklım fikrim teknenin ucundan balıklama atlamakta... o çivit mavisi denize bir an önce kavuşmak istiyorum... sonunda Nazmiye abla ile atlıyoruz tekneden... karşımızda süper yatlar ve katamaran var...
40 dakikaya yakın atlama ve yüzme olayına guruldayan midem yüzünden ara vermek zorunda kalıyorum:)) inanılmaz bir mısır ekmeği ve köy ekmeği geliyor... yumuluyorum...:))
artık açılıyoruz... Palamutbükü'ne varıyoruz... muhteşem bir deniz... dibi tamamen çakıl...renk bakır sülfat... annem denize girmediğinden... ikna çalışmaları son gaz devam etmektedir... "anne burada denize girmezsen içinde kalır... ltf merdivenden inmene yardım ederiz... hadi anne... korkma" demekten dilimde tüy bitti... sonunda annem ikna oldu... ve de denizden çıkmak istemedi...
sonraki durağımız dilek mağarası... 3 ayrı dilek diledim... biri bir arkadaşım için, diğer ikisi kendim için... belki kabul olur...:))))
dilek mağarasından da ayrıldıktan sonra domuz plajında duruyoruz... eskiden domuzlar yüzermiş... karadan ulaşım imkansızmış... hani insanlardan kaçmak isterseniz en ideal yer... ki neden kaçacaksınız...:)))) orda da denize giriyorum... annem tekneden "aman kızım" demeyi de ihmal etmiyor her seferinde:)))
son durak akvaryum... çok güzel bir koy ama saat 5 olduğundan güneş etkisini yitirmiş... üşeniyorum... ve de girmiyorum denize...:)))
Datça'ya vardığımızda ise saat 6.30 olmuştu...bir an önce eve gidip kitabıma kaldığım yerden devam etmek istiyordum...
eve döndüğümüzde annem yorulduğundan uzanmıştı... bir baktım biri camı tıklatıyor... Mine teyzemler gelmiş eşi ile... yemek yaparken Mine teyzem parmağını uçurmuş:) annem hemen duruma hakim olup, tedavisini yaptı... arkasından biz de yatağımıza çekildik...
19 Eylül Salı
akşam istanbul'a dönmek için bilet almam gerekiyor... Nazmiye ablalar kahvaltı ederlerken Marmaris'e ineceklerini isterlerse bileti alabileceklerini söylüyorlar... Datça minibüsünün kalkmasına 5 dk var... ayağım bir minibüse doğru giderken akıl edip de soruveriyorum "ne zaman döneceksiniz?"... cevap gece geç şeklinde gelince kendimi ormana doğru hızlı hızlı koşarken buluyorum... bir hoşçakalın bile diyemeden:)))) Datça minibüsünü yolda yakalıyorum... Datça'da limanın orda büroları... inip bileti almaya gidiyorum... dönüş minibüsüne yürürken Aysel teyze ile karşılaşıyorum... onlarda dün gelmişler... Aysel teyze esk
isi gibi hiç bir değişiklik yok... zaman geçiyor ama kadın hiç değişmiyor... benim bir tanem o... ne zaman bir sorunum olsa annemden sonra temasa geçtiğim insan...
eve döndükten sonra anneme anlatıyorum Aysel teyzeye rastladığımı... sonrasında teyzem telefon ediyor... bize gelecekmiş... teyzemi de gitmeden bir kez daha görebileceğim böylece... arada 2 saatliğine denize kaçıyorum... o kadar güzel ki... ben gidiyorum diye dalga da fazla yok... öpüyorum denizi... seneye kısmetse gene görüşeceğiz diyorum... insanın içini acıtıyor buraları bırakıp gitmek...
akşamüstü özel bir servis beni almaya gelecek... son dakikada Mine teyze çukulatalı kek ve poğaça ile kısır getiriyor... allahım bunları da mı yesem acaba diye kendime soruyorum...:)) afiyetle mideye indirilen yiyeceklerden sonra son hazırlıkları yapıp, teyzem ve annemle orman yolundan giriş kapısına doğru yürümeye başlıyoruz... kucaklaşmalardan sonra ben istanbul'a dönmek için, Marmaris'e götürecek olan araca biniyorum... anneme ve teyzeme de bol bol öpücük gönderiyorum...
Perşembe, Eylül 15, 2005
annem her zaman "bir gün anne olunca anlayacaksın" dese de benim anne olmaya hiç niyetim yok:) bu derin konuyu sonra konuşuruz...
şimdi konumuz annem...
yani bizi her zaman her konuda destekleyen, her zaman yanımızda olan, üzdüğümüzde üzülse de gene de bağrına basan, sitemleri ile hep bize doğru yolu gösterme amacını benimseyen, çok sevdiğim ve de zaman zaman ufak tartışmalarımızın olduğu annem...
anne olmadan da anlama zamanım çoktan gelmiş nerdeyse de geçmiş...
klasik metinlerinden biri de "siz kardeşsiniz yavrum, kardeşler birbirini üzmez, kırmayın birbirinizi, ama kardeşler bu kırgınlıkları da hemen unutur zaten"...
"unutmaz anne" cevabı geçersiz cevaplardan... hemen vazgeçmek lazım bu tür yaklaşımlardan çünkü devamı daha feci geliyor:))))))))) [bknz: tecrübe ile edinilmiş gerçekler]
annem apayrı bir konu... bu satırlara sığmaz... esprileri, zekası, ince dokundurmaları, çocukluk hikayeleri, mesleğinden ötürü fedakârlıkları, ailesine karşı özeni ve fedakârlığı, bir de olmazsa olmaz senaryoları... hele bir ulaşamasın çocuklarından birine... yazdığı senaryolara kendini öyle bir inandırır ki... il sınırları içinde iseniz yandınız... değilseniz paçanızı kurtarmanız daha da zor tabii...
seni çok seviyorum anne... iyi ki varsın... umarım daha güzel günlerde hep beraber olacağız... sonsuz desteğin sayesinde her gün kendimi çok iyi hissediyorum...
[bir de annem yazsın bakalım bu bortubocuk nedir, ne değildir... sağlam pabuç gibi gözükmedi bana... ]
şimdi konumuz annem...
yani bizi her zaman her konuda destekleyen, her zaman yanımızda olan, üzdüğümüzde üzülse de gene de bağrına basan, sitemleri ile hep bize doğru yolu gösterme amacını benimseyen, çok sevdiğim ve de zaman zaman ufak tartışmalarımızın olduğu annem...
anne olmadan da anlama zamanım çoktan gelmiş nerdeyse de geçmiş...
klasik metinlerinden biri de "siz kardeşsiniz yavrum, kardeşler birbirini üzmez, kırmayın birbirinizi, ama kardeşler bu kırgınlıkları da hemen unutur zaten"...
"unutmaz anne" cevabı geçersiz cevaplardan... hemen vazgeçmek lazım bu tür yaklaşımlardan çünkü devamı daha feci geliyor:))))))))) [bknz: tecrübe ile edinilmiş gerçekler]
annem apayrı bir konu... bu satırlara sığmaz... esprileri, zekası, ince dokundurmaları, çocukluk hikayeleri, mesleğinden ötürü fedakârlıkları
seni çok seviyorum anne... iyi ki varsın... umarım daha güzel günlerde hep beraber olacağız... sonsuz desteğin sayesinde her gün kendimi çok iyi hissediyorum...
[bir de annem yazsın bakalım bu bortubocuk nedir, ne değildir... sağlam pabuç gibi gözükmedi bana... ]
Reklam Yazarları Derneği tarafından yıllar önce birinci seçilen ..
Buzdolabımın üstünde asılıdır.. insanın içini açıyor.. mutlu ediyor.. ait olma duygusunun hazzı bu olsa gerek..
Bebeğim*
(c)Her hakkı bende saklıdır. Yalnızca benimdir. Gözucuyla bile bakılamaz. İsmi alenen ağıza alınamaz. Benden başka kimse ona Bebeğim* diyemez. Ondan başka kimseye Bebeğim* diyemem.
*(üstte küçük register işareti var tabii her Bebeğim'in tekrarlandığı yerlerde de mevcut.. ama ben yapamadım, nasıl yapıldığını bilen varsa bir zahmet bilgilendirsin..)
Buzdolabımın üstünde asılıdır.. insanın içini açıyor.. mutlu ediyor.. ait olma duygusunun hazzı bu olsa gerek..
Bebeğim*
(c)Her hakkı bende saklıdır. Yalnızca benimdir. Gözucuyla bile bakılamaz. İsmi alenen ağıza alınamaz. Benden başka kimse ona Bebeğim* diyemez. Ondan başka kimseye Bebeğim* diyemem.
*(üstte küçük register işareti var tabii her Bebeğim'in tekrarlandığı yerlerde de mevcut.. ama ben yapamadım, nasıl yapıldığını bilen varsa bir zahmet bilgilendirsin..)
8 mayıs 2004'den
ümitlerimiz...
hep ümidini kaybetme denir... bulacağım umudunu taşıyorum... açık ve net olmakla beraber ikiz ruhumun veya dördüzlerimin oynadığı oyunlar da olmuyor değil... her geçen sene bir önceki seneden daha farklı... çünkü ben daha farklı bir ben oluyorum... umutlar aynı kalmıyor... sadece beklentiler bazen azalıyor, bazen de artıyor... dış cephe kaplama aynı ama iç cephe sürekli yontuluyor:))...
gökyüzündeki maviliğin içinizde oluşturduğu heyecan dalgasını paylaşmak istiyorsunuz... birbirinin içinde oyun oynayan, hatta herhangi bir şekile uygun görüp kaynaştırdığınız biçimlendirdiğiniz bulutları – eskiden ailece seyahatlere çıktığımızda abimle arabanın arkasında bulutları hep bir şeylere benzetirdik -,
paylaşıyorsunuz, ama nedense dünyanın düzenine uygun olarak saçma sapan kırgınlıklar için siz ne kadar da alttan alsanız, önce yüreğinizdeki sevgi deseniz de, hep destek olmayacak mıydık birbirimize deseniz de... herkesin tercihi sevgi olmuyor ... bazen de fedakârlık boyutlarınıza bir son vermeniz gerekiyor... yeter diye içinizde bir çığlık kopuyor:)) ... sonuçta hep biri diğerini kovalıyor... ama yoruluyorsunuz... her gün yeni umutla yeni mutlulukla uyanmak zor mu? ... değil... çünkü ufak şeylerle mutlu olabiliyorsanız zaten bu sizin hazinenizdir:)) (olsun bu da benim oyunum, sonuçta bu da benim yazım zaten...)
veya biri olsun, özel biri olsun mesela... müziğimi paylaşsın, Brain Ferry – The Way To Look Tonight’ı, as time goes by’ı dinlerken içimden geçenleri okusun, dans etsin benimle, ya da gözlerimdeki derinlikte kaybolsun... kaybolsun ama benimde kaybolmamı sağlasın...
son altı aydır dolaşmadığımız yer kalmadı beyoğlunda... hayatı 32 sinde beyoğlunda keşfetmek için geç kalınmadı der gibi... herkesin bir anısı var bu barlarda... üniversite yıllarına dayalı... ben nerdeydim peki:)... keşfedilmeyi bekliyordum sanırım:)... keşfeden de oldu... ama hep birilerinin beni yönlendirmesi gerekiyordu... üniversite yıllarında yoğun yaşanan 4 senede takıldığımız yerler farklı idi... arkadaş grubunun getirdiği farklı alışkanlıklar... - o zaman değerler farklı idi, çok daha güzeldi, saygı vardı, sevgi ise karşılıksız idi, arkadaşlıklar sonuna kadar olanlardandı, ilk bir buçuk sene Beyazıt’a Kadıköy’den vapur ile geçer, sonra Kapalıçarşı içinden yürürdük, dönüşlerde bir o kadar keyifli idi, sıcaktı insanlar, aradan altı üstü 16 sene geçmiş ama sanki bir uçurum varmış gibi şimdiki zamanla –
yoğun değildi... ipimizi koparmamıştık... şimdi istediğimiz kadar koparabiliriz.. ama artık zevk vermiyor... tam tersine milleti ekmek için alternatif plan oluşturmakta zorlaştı:))... (çok ayıp)
ev ise yalnızlığımı doyasıya yaşadığım yer... zaman akıp bilmez... iş varken yorgunsun, sabahları uyumak istersin..hafta sonu çatar ve sen battaniyenin altından çıkmak istemezsin (biraz uyku düşkünlüğü mü var ne?)... cumartesi akşamları var olan bir doğum günü partisi seni hayata bağlar ve de en kötü günüm böyle olsun deyip bir haftaya daha mutlu başlarsın... bilmezsin ki hayatı dolu dolu yaşamanın verdiği keyifi, bir de hayatında sana değer veren biri veya seni senin gözlerine bakarak anlayan biri ile paylaşmak... kulağa hoş geliyor... (ben almiim)... arkadaşlarınızla paylaşırsınız... ama onlar bununla kalmak istemez... illa özel olacak, benim olacak davası hüküm sürer:))... çevreme bakıyorum... herkesin beklediği ve de rastlayamadığı bu doğru adamlar yüzünden herkes farklı kulvarlarda...
bir başıma ayaktayım... doğru adam yerine kendi kendime mutlu olmayı seçiyorum... doğru olan zaman içinde beni bulsun kardeşim... ayrıca kime göre doğru da tartışmalı:))... uğraşamayacağım... hayat akıp gidiyor... hadi eğlenceye... eğlence hangi eğlence... içimdeki ümidi, umudu motive etmek amacı ile...
Brain Ferry Sweet and Lovely ‘ i dinlerken... elimde kitabımla kendimi bu duygularımı yazmak için ekran karşısında buldum... amaç hepimizin yaşadığı çıkmazlarda belki kaybolmamızı engellemek mi? home sweet home... ev dedim değil mi, ev beni biliyor..bu evde herşey canlı... kanepem ki 1999 yılında en eni geniş, standartlar dışı bir kanepe çizip yaptırdım, bazı arkadaşlarım bu yatak olmuş esprisini bile yapar oldu... oturan kalkmak istemiyor... piyanom, 14 şubat’a bir hafta kala 2004 senesinde aramıza katıldı, çocukluktan beri yeteneğime inancım ile kendi kendime inatla yoluna baş koydum... afgan halım, uğruna evin dekorasyonun bağlı kaldığı tek varlık, halıyı her yere taşıyıp, lacivert mi yoksa kiremit tarzı mı? demekten babam, annem isyanları oynamıştı:)) abim uzaklarda olduğundan bu durumda şanslı azınlıktan.. en sonunda gene açık olan renk tercih edildi ki.. millet rahat nefes aldı:), evet hepsi beni biliyor.. ruhumu biliyor, bitmeyen uzun uykusuz gecelerde... benimle birlikteler...
tek ama ayaktasın... biri ile aynı evde olmak zulum gibi.. dayanamıyor ruhum başka birine aynı evde... sanki beni engelliyor, ev değil hapishane oluyor, özgürlüğümü kısıtlıyor, kendi evimde misafir oluyorum...
geçen hafta sonu cumadan arkadaşlarımız ile önce bir şarap partisine gidip, cumartesi ise north shields – coridor – eylulist gibi yerleri gezmemize rağmen ben gene de mojo derim.. circus ‘ un vucudumdaki enerjiyi söküp almasını tercih ediyorum, ama oralara takılacak kafa dengi arkadaşlar olsa da ertesi gün veya her gün de mojo’da kaybolamayız ya:))...
hep ümidini kaybetme denir... bulacağım umudunu taşıyorum... açık ve net olmakla beraber ikiz ruhumun veya dördüzlerimin oynadığı oyunlar da olmuyor değil... her geçen sene bir önceki seneden daha farklı... çünkü ben daha farklı bir ben oluyorum... umutlar aynı kalmıyor... sadece beklentiler bazen azalıyor, bazen de artıyor... dış cephe kaplama aynı ama iç cephe sürekli yontuluyor:))...
gökyüzündeki maviliğin içinizde oluşturduğu heyecan dalgasını paylaşmak istiyorsunuz... birbirinin içinde oyun oynayan, hatta herhangi bir şekile uygun görüp kaynaştırdığınız biçimlendirdiğiniz bulutları – eskiden ailece seyahatlere çıktığımızda abimle arabanın arkasında bulutları hep bir şeylere benzetirdik -,
paylaşıyorsunuz, ama nedense dünyanın düzenine uygun olarak saçma sapan kırgınlıklar için siz ne kadar da alttan alsanız, önce yüreğinizdeki sevgi deseniz de, hep destek olmayacak mıydık birbirimize deseniz de... herkesin tercihi sevgi olmuyor ... bazen de fedakârlık boyutlarınıza bir son vermeniz gerekiyor... yeter diye içinizde bir çığlık kopuyor:)) ... sonuçta hep biri diğerini kovalıyor... ama yoruluyorsunuz... her gün yeni umutla yeni mutlulukla uyanmak zor mu? ... değil... çünkü ufak şeylerle mutlu olabiliyorsanız zaten bu sizin hazinenizdir:)) (olsun bu da benim oyunum, sonuçta bu da benim yazım zaten...)
veya biri olsun, özel biri olsun mesela... müziğimi paylaşsın, Brain Ferry – The Way To Look Tonight’ı, as time goes by’ı dinlerken içimden geçenleri okusun, dans etsin benimle, ya da gözlerimdeki derinlikte kaybolsun... kaybolsun ama benimde kaybolmamı sağlasın...
son altı aydır dolaşmadığımız yer kalmadı beyoğlunda... hayatı 32 sinde beyoğlunda keşfetmek için geç kalınmadı der gibi... herkesin bir anısı var bu barlarda... üniversite yıllarına dayalı... ben nerdeydim peki:)... keşfedilmeyi bekliyordum sanırım:)... keşfeden de oldu... ama hep birilerinin beni yönlendirmesi gerekiyordu... üniversite yıllarında yoğun yaşanan 4 senede takıldığımız yerler farklı idi... arkadaş grubunun getirdiği farklı alışkanlıklar... - o zaman değerler farklı idi, çok daha güzeldi, saygı vardı, sevgi ise karşılıksız idi, arkadaşlıklar sonuna kadar olanlardandı, ilk bir buçuk sene Beyazıt’a Kadıköy’den vapur ile geçer, sonra Kapalıçarşı içinden yürürdük, dönüşlerde bir o kadar keyifli idi, sıcaktı insanlar, aradan altı üstü 16 sene geçmiş ama sanki bir uçurum varmış gibi şimdiki zamanla –
yoğun değildi... ipimizi koparmamıştık... şimdi istediğimiz kadar koparabiliriz.. ama artık zevk vermiyor... tam tersine milleti ekmek için alternatif plan oluşturmakta zorlaştı:))... (çok ayıp)
ev ise yalnızlığımı doyasıya yaşadığım yer... zaman akıp bilmez... iş varken yorgunsun, sabahları uyumak istersin..hafta sonu çatar ve sen battaniyenin altından çıkmak istemezsin (biraz uyku düşkünlüğü mü var ne?)... cumartesi akşamları var olan bir doğum günü partisi seni hayata bağlar ve de en kötü günüm böyle olsun deyip bir haftaya daha mutlu başlarsın... bilmezsin ki hayatı dolu dolu yaşamanın verdiği keyifi, bir de hayatında sana değer veren biri veya seni senin gözlerine bakarak anlayan biri ile paylaşmak... kulağa hoş geliyor... (ben almiim)... arkadaşlarınızla paylaşırsınız... ama onlar bununla kalmak istemez... illa özel olacak, benim olacak davası hüküm sürer:))... çevreme bakıyorum... herkesin beklediği ve de rastlayamadığı bu doğru adamlar yüzünden herkes farklı kulvarlarda...
bir başıma ayaktayım... doğru adam yerine kendi kendime mutlu olmayı seçiyorum... doğru olan zaman içinde beni bulsun kardeşim... ayrıca kime göre doğru da tartışmalı:))... uğraşamayacağım... hayat akıp gidiyor... hadi eğlenceye... eğlence hangi eğlence... içimdeki ümidi, umudu motive etmek amacı ile...
Brain Ferry Sweet and Lovely ‘ i dinlerken... elimde kitabımla kendimi bu duygularımı yazmak için ekran karşısında buldum... amaç hepimizin yaşadığı çıkmazlarda belki kaybolmamızı engellemek mi? home sweet home... ev dedim değil mi, ev beni biliyor..bu evde herşey canlı... kanepem ki 1999 yılında en eni geniş, standartlar dışı bir kanepe çizip yaptırdım, bazı arkadaşlarım bu yatak olmuş esprisini bile yapar oldu... oturan kalkmak istemiyor... piyanom, 14 şubat’a bir hafta kala 2004 senesinde aramıza katıldı, çocukluktan beri yeteneğime inancım ile kendi kendime inatla yoluna baş koydum... afgan halım, uğruna evin dekorasyonun bağlı kaldığı tek varlık, halıyı her yere taşıyıp, lacivert mi yoksa kiremit tarzı mı? demekten babam, annem isyanları oynamıştı:)) abim uzaklarda olduğundan bu durumda şanslı azınlıktan.. en sonunda gene açık olan renk tercih edildi ki.. millet rahat nefes aldı:), evet hepsi beni biliyor.. ruhumu biliyor, bitmeyen uzun uykusuz gecelerde... benimle birlikteler...
tek ama ayaktasın... biri ile aynı evde olmak zulum gibi.. dayanamıyor ruhum başka birine aynı evde... sanki beni engelliyor, ev değil hapishane oluyor, özgürlüğümü kısıtlıyor, kendi evimde misafir oluyorum...
geçen hafta sonu cumadan arkadaşlarımız ile önce bir şarap partisine gidip, cumartesi ise north shields – coridor – eylulist gibi yerleri gezmemize rağmen ben gene de mojo derim.. circus ‘ un vucudumdaki enerjiyi söküp almasını tercih ediyorum, ama oralara takılacak kafa dengi arkadaşlar olsa da ertesi gün veya her gün de mojo’da kaybolamayız ya:))...
Çarşamba, Eylül 14, 2005
aynı dili konuşmak..
kelimelerin anlamı birdir.. ama algısı farklıdır..
sevgimizi aktaramıyoruz..
mutluluğumuzu paylaştığımızı sanıyoruz.. ama karşıya anlam ifade etmiyor..
empati'nin anlamını biliyoruz ama uygulamada eksikler yaşıyoruz..
serbest salınımda yaşıyoruz..
ağzımızdan çıkanı kulağımız duymuyor..
sonra da yalnızlıktan şikayet ediyoruz.. çünkü her birey yaşamına odaklanmış.. başka bireylerin yaşamındakilere toleransımız yok.. varsa yoksa bizim dünyamız.. doğrularımız..hep biz doğruyuz..:)
paylaşmak.. kocaman dünyada neyi kimden sakınıyoruz.. bizim olmayanı bizim gibi sahiplenmek..
bırakalım herşeyi.. gideceğiz zaten..
bugüne kadar yaptıklarımdan hiç pişmanlık duymadım.. bilhakis iç huzuruma kavuştum.. bakış açılarına göre yanlışlar, hatalar .. ama bana göre değil.. bundan sonrada iç huzurum için yaşayacağım..
aynı dili konuştuğumu sandığım tüm insanlara..
sezen aksu'dan..
Ne senden fazlayım
Ne senden az
Aynı macerada, ayrı biraz
Gözle biçim biçim
Kalple anlar içim
Ayrı gayrı olmaz
Sen yoksan ben hiçim
Aç kardelen aç
Dağın olayım, suyun olayım
Göğün olayım aç
Her çiçeğin kar altından
Güneşe giden masalında
Yaşamak yeniden tazelenir
Yeniden anlamlanır
Işığa uzanırken kardelen
Kış rüyasından
Ümidin mucizesiyle
Sevince uyanır
kelimelerin anlamı birdir.. ama algısı farklıdır..
sevgimizi aktaramıyoruz..
mutluluğumuzu paylaştığımızı sanıyoruz.. ama karşıya anlam ifade etmiyor..
empati'nin anlamını biliyoruz ama uygulamada eksikler yaşıyoruz..
serbest salınımda yaşıyoruz..
ağzımızdan çıkanı kulağımız duymuyor..
sonra da yalnızlıktan şikayet ediyoruz.. çünkü her birey yaşamına odaklanmış.. başka bireylerin yaşamındakilere toleransımız yok.. varsa yoksa bizim dünyamız.. doğrularımız..hep biz doğruyuz..:)
paylaşmak.. kocaman dünyada neyi kimden sakınıyoruz.. bizim olmayanı bizim gibi sahiplenmek..
bırakalım herşeyi.. gideceğiz zaten..
bugüne kadar yaptıklarımdan hiç pişmanlık duymadım.. bilhakis iç huzuruma kavuştum.. bakış açılarına göre yanlışlar, hatalar .. ama bana göre değil.. bundan sonrada iç huzurum için yaşayacağım..
aynı dili konuştuğumu sandığım tüm insanlara..
sezen aksu'dan..
Ne senden fazlayım
Ne senden az
Aynı macerada, ayrı biraz
Gözle biçim biçim
Kalple anlar içim
Ayrı gayrı olmaz
Sen yoksan ben hiçim
Aç kardelen aç
Dağın olayım, suyun olayım
Göğün olayım aç
Her çiçeğin kar altından
Güneşe giden masalında
Yaşamak yeniden tazelenir
Yeniden anlamlanır
Işığa uzanırken kardelen
Kış rüyasından
Ümidin mucizesiyle
Sevince uyanır

Bugün babama gittim..oldukça sıcak bir gün.. parçalı bulutlu bir hava.. babamı her seferinde daha zor buluyorum..ağaçlar büyüdükçe önü kapanıyor..bulmak zorlaşıyor..okulların açılması ile ortalıkta çoluk çocukta kalmamış:) rahat rahat başbaşa sohbet edebileceğimiz için sevindim..yamacına oturdum.. hep severdi ağaçların altında serin serin oturmayı.. her ne kadar onun için sıcakta dışarı çıkılmaz, yağmurda çıkılmaz, karda çıkılmaz.. yani şartlar dışarı çıkmayı hep engellerdi:)) ama artık bulutlar üstünde..koşullar herşeye elverişli.. onu orda düşünmek beni mutlu ediyor.. bulutlarda demek.. bulutsuz havalarda ise gene bulutların özgürce dolaştığı yerde.. sonuçta mutlu olduğu yerde.. ve bizimle..benimle..yukarıya baktığımda biliyorum ki o da beni görebiliyor..aramızda engel yok..duvar yok.. bugün rüzgarında olması belki benim saçlarımı, suratımı okşamasını kolaylaştırdı, onu çok özledim, yalnızlığım git gide büyüyor.. en azından gidip içimi dökebiliyorum.. orda soyutlanmış bir şekilde ağlayabiliyorum..
abim, eşi ve artun'un resmini gösterdim.. canavarın çok büyüdüğünü, onu göremeyerek neler kaçırdığını.. her ne kadar bizimde uzakta olmamız onun bütün evrelerini kaçırmamıza sebep olsa da .. sevgimize engel değil.. aynı babamın uzakta olması bizim sevgimize engel olmadığı gibi..
ona neler yaptığı anlattım.. son zamanlarda zamanın ne kadar zor geçtiğini.. arkadaşlarımı.. annemi.. annemin yazlıkta olduğunu.. arkadaşlarımın hepsinin yeni başlangıçlarını.. kerim'in kızı dilara'nın bu hafta anaokul'a başladığını..:)) bir heyecan bir heyecanlı idi sorma gitsin.. geçen hafta dilber ve dilara ile anaokuluna gittik:) arkadaşlarımın büyük kısmı yeni başlangıçlardalar iş hayatlarında.. bu beni mutlu ediyor.. demek ki zaman herşeyi çözecek.. çözecek diyorum..
herşeye rağmen sağlıklı olmak, ailemdekilerin sağlıklı olması, bundan daha güzel bir şey yok.. bir de sevgimiz.. bizi birbirimize bağlayan sevgimiz..
seni seviyorum babişko.. herşey daha güzel olacak.. sende inan..
Pazar, Eylül 11, 2005
Akıllanmayanların tekrar tekrar okuması şart...
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne
"O olmazsa yaşayamam" demeyeceksin
Demeyeceksin işte
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin o'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olamazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiç bir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzü ile birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin; güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim" diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin..
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeylere sahip olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya ya da pembeye
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi hem de hep senin kalacakmış gibi hayat
İlişki yaşayacaksın.Ucundan tutarak...
Can Yücel
"O olmazsa yaşayamam" demeyeceksin
Demeyeceksin işte
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin o'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olamazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiç bir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzü ile birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin; güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim" diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin..
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeylere sahip olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya ya da pembeye
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi hem de hep senin kalacakmış gibi hayat
İlişki yaşayacaksın.Ucundan tutarak...
Can Yücel
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









