
16 Eylül Cuma
insan kuş misali derler...
mesafeler düşündüğümüzden daha da kısa... 16 Eylül cuma günü öğleden sonra anadolu yakasında Bostancı'da sağanak yağmura yakalandım, hemen otobüs terminaline gidip akşama tek kalan 19 numaralı koltuğu ayırttırdım, yolculuk Marmaris'e, ordan da artık ilk bulacağım araç ile Ak-tur/Datça... günlerin uykusuzluğu eve girince nüksetti... zaten bir iki parça bir şey ile gidecektim... hazırlık için 4 saat vaktim vardı... oturduğum yerdeki çarşıya inip açlığıma son vermeyi uygun gördüm... insan 5 sene oturduğu yeri, son 6 ayında keşfeder mi hiç? :))) eder... bir fırın keşfettim... oradan kendilerine has simitleri ile sevgili bakkalımın meşhur peynirlerinden küçük bir küpçük aldım... o peynirin tadı hiç bir yerde yok... saat 21.00 gibi evden çıktım... çıkmaz sokakta oturmanın dezavantajıdır taksi bulamamak... ya sahile ineceksiniz ki o karanlıkta mümkün değil... ya da tren yolunun altındaki karanlık geçitten geçip bir üst yola çıkacaksınız... bu daha mantıklı idi... sırt çantama cdliği yerleştirirken insan içini bir kontrol eder di mi... yok uyku sersemi olmanın verdiği durum ile hiç bir şey kontrol edilmedi evden çıkarken:))) tabii abimle skype programından konuşurken cd'nin 3 parçalı aparatındaki kulaklık çıkartılmıştı ve kim bilir neredeydi, ama bunu hatırladığımda çoktan terminale gelmiştim... tek avuntum onların da kulaklık veriyor olması:))) zaten yazlıkta da hoparlör vardı:))) artık hiç bir şeyi takıp üzülmek yoktu...
17 Eylül Cumartesi
yolculuk güzeldi... her zamanki gibi otobüs şoförleri ile sohbeti iyi tutmanın avantajını sürdürdüm... bu yolcu indirme ve bindirme zamanlarında Aydın-Muğla gibi yerlerde ek sigara içme süresi demek oluyor:))) bir nefes bile yetiyor:)))
Marmaris'e geldiğimde hemen kalkan bir aracı yakaladım... annem yolda telefon edip nerde olduğumu sorduğunda daha Marmaris'i terkedeli 5-10 dk olmuştu, yani 40 dk lık bir yol kalmış demektir... tam bir cennet... Datça yarımadası... girintili çıkıntılı sağlı sollu koyları ile tepeye tırmanırsın önce... sonra Bozburun'u geçtiğinizde tekrar en üst kesime tırmanırsınız... eskiden yol tek arabanın geçmesine elverişli idi... 3-4 sene önce yol yapımı ile resmen bir f1 pistine dönüştü yol... eskiden bakirdi... hâlâ da bakir... sadece artık yol yüzünden gelmek istemeyenler akın edecek... etmesinler, ben istemiyorum... uçurumlar korkuturdu eskiden... uçtunuz mu yeriniz hazır olmalı... çıkışı yoktur o uçurumlardan... ama uçacaksam da orda uçayım derseniz sizi yadırgamam:))) zirveden inişe başladığınız anda Ak-tur'a gelmenize 15 lık yolunuz kaldı demektir... Datça ise Ak-tur'dan 33 km ötede... yaklaşık 40 dk sürer...
Ak-tur'da inecek var diye tiz sesimi şoföre duyurmaya çalışıyorum... beni yol üzerinde indirecek derken site içine giriyor... şaşırıyorum... kapıda annemi görüyorum... canım benim... yürümüş kapıya kadar... yok yok yürünecek mesafe tabii ama duramamış evde tabii ne de olsa ben geliyorum:)))
kocaman bir sarılma arkasından havanın güzelliği, denizin kımıl kımıl masmavi görüntüsü eşliğinde ormandan evin yolunu tutuyoruz... anlatacak çok şey var... ne de olsa 1 ay olmuş annem yazlığa tekrar gideli... her gün 3 sefer de konuşsanız bu kızın anlatacakları hiç bitmez:)))
annem gene döktürmüş... bir yemekler... aç kalmama değmiş, acısını kaldığım 4 günde çıkaracağız gibi:))) derken konu konuyu açarken, ben evin girişinde yer alan salıncağa kendimi bırakıyorum... ne saadet o salıncak... içinizdeki herşeyi alıp götürür... karşınızda orman... ormandan önce bahçelerin yeşil çimenleri, begonviller, palmiyeler, nar ağaçları, kauçuk ağacı... inanılmaz doyumsuz bir güzellik özellikle de İstanbul'dan sonra... kuşlar ve ağustos böcekleri hiç susmaz... alışmışızdır, ötmezlerse tırsmak lazım...:))) ne de olsa deprem bölgesi...
sonra üst kata çıkıyorum... yatağımı yapacağız... balkona çıkıyorum... burada her yerden farklı bir görüntü var... yan komşumuzun da mavi çam ağacı artık erişilecek gibi değil... herkes orada yani Altan abi - amca ama aramızdaki bağ abi dememi uygun kılıyor - ve eşi, karşımızdaki apartta en üst katta oturan Fethi amca ve eşi, biraz öte de Mine teyze ve eşi... say say bitmez... herkes "hoşgeldin" diyor... ilk soru da ne zaman döneceğim... az kalacağımı öğrenince kızıyorlar... bende emekli olsam kalırım diyorum içimden... emeklilikten de bir fark yok ya neyse...
aşağıya inip, müzik yayınına başlıyoruz... arada aynı cd dönmeye başlayınca annem "bu hep böyle dönecek mi?" diyor... haklı... aynı müziği ben dinleyebilirim ama ona yazık yahu:))) kalkıp değiştiriyorum... sohbet tam gaz devam:)))
akşam dolunay zamanı... annemi de alıp dolunayın doğuşunu izlemek için sahile yürüyoruz... denizin üzerindeki yansıması muhteşem... dolunaysız gecelerde de gökyüzünde bu kadar çok yıldız var mı diyebileceğiniz bir yer:))) tamamen içimdeki kırgınlıkları İstanbul'da bıraktığımı hissediyorum... sanırım tam yerimdeyim... olmam gerek yer...
18 Eylül Pazar
sabah körü bir telefon... yanımda çalıyor... ama ben aşağıda annem nasıl olsa açar diye ilk iki çalışında pek oralı olmuyorum... mahalle inlemeye başlayınca dördüncüsünde ahizeyi kaldırıyorum...teyzem:))) "ne yapıyorsunuz" diyor... "teyze, ben uyuyordum, mahalle de uyuyordu ta kii senin telefonuna kadar" sonra dilimden gene dökülüyor..."siz sabah körü ne yapıyorsunuz?" :))) teyzem su böreği yapmış... densizim densiz kadın sabah körü kalkmış, elleri ile su böreği açmış, pişirmiş, bekliyor... "bekliyoruz" diyor... bende saat 14:00 de geliriz diyerek telefonu kapatıyorum... aklımca kaldığım yerden devam edeceğim uykuma... ne mümkün... ben yazlıktayım... birden kendimi evimde zannettim mi ne? evim...annem aksini iddia edene kızıyor...yuvadan uçtuktan sonra nedense eviniz kendi oturduğunuz yer oluyor düşüncesine karşı işte... annem fırına gidip gelmiş... ve de aşağıdan bir ses "acaba kalksan mı diyorum kızım?" ... durum net... kalkmaktan başka çare yok:))) kalkıyoruz... mis gibi bir sofra yeşilliğe bakan yerde... işte huzur bu diyorum kendime... ne iyi etmişim de kaçmışım... annemle beraber denize gidiyoruz... olamaz böyle bir deniz... Ak-tur iki koydan oluşuyor, ilk koy yoldan geldiğimiz taraftaki genelde durgundur, bizim evin önündeki koy ise genelde sabahları durgun, öğleden sonra poyraz estiğinden dalgalı olur... öbür koy yaklaşık sahilden 1 km... eskiden yol çok uzun gelirdi... minicik ayaklarla gayet doğal...
kahvaltıdan sonra teyzemlere gitmek üzere Özil minibüsüne biniyoruz... Karaincir tatil sitesinin arka tarafındaki bakir koya yakın bir köy evini 1 seneliğine tuttular... tarlalar domates, biber, patlıcan, kabak, incir ağaçları ve zeytin ağaçları ile çevrili... teyzemlere yürüyoruz tarlalar içinden... teyzem bizi görünce gelip kucaklıyor... arkasından günün konusu su böreği ve ayran ortada yerini alıyor... sonra acı biber toplamaya gidiyoruz eniştemle ben önden, teyzemle annem arkadan geliyorlar, arada ben incir ağaçlarından bir kaç incirin tadına bakıyorum:)))
2 saatlik misafirlik sonrası annemle yola koyuluyoruz, minibüs beklemeye başlıyoruz, ordaki görevli anneme "kızınız kaçıncı sınıfta okuyor diyince" annem "ilkokul 5" diye atılıyor... kazık kadar olmuşum kimse inanmıyor yaşıma... adamla aramızda 4 yaş fark olduğu ortaya çıkınca kimlik istiyor...:)))
Ak-tur'a gelince hazır teyzeme uğramışken annem halama da uğramam konusunda ısrarda bulunuyor... bir koşu halama gidiyorum... halamda poğaça yapmış... ikram yapılıyor, ama ben "daha yeni su böreği yedim almasam" diyorum:))) şimdi neden az kalmadığımı anlamışsınızdır...halamda yarım saat oturup eve doğru yürümeye başlıyorum, bizim meydana gelince Fethi amca ile çimlerin üstünde karşılaşıyoruz, hal hatır sorma faslından sonra "Muhterem teyzen yeni resimler yaptı çık bir bak hemen" diyor... anlaşılan bu akşam eve dönüş yok bana diye iç geçiriyorum... anneme uğrayıp haber veriyorum... bir koşu üç kat çıkıp Muhterem teyze'nin kapısını çalıyorum... beni görünce hemen içeri çağırıp çok mutlu olduğunu söylüyor... ve resimlerini göstermeye başlıyor... hem eşi hem de kendisi doktor, aynı annemle babam gibi, zaman yaşlanmalarının önüne geçemiyor...:))) onlarla olmak beni mutlu ediyor...Muhterem teyze çok yaşlanmış, saçlarını annem gibi beyaza bırakmış, resimleri gerçekten güzel... en azından benimkilerden:))) geçen sene Ak-tur'da sergi açmışlardı... daha sonra annem ve halam da bize katıldı, Fethi amcam dondurma ve poğaça yapmış... ne adamlar var diye içimden geçiriyorum:))) afiyetle yerken Fethi amcam geliyor ve de bir de çay yapıyor bana ve kendisine:))) benim yerimden kalkmama izin vermiyor... bütün gece "şu çılgın türkler" ve de bir arkadaşlarının yazdığı kitaptan konuşuyoruz... heyecanlı tartışmaya bende katılıyorum... sonra da dolunayın doğuşu için gene sahile gitme vakti geliyor... Fethi amcaların balkonundan manzara süper... eskiden deniz de görünürdü, ancak çamlar durdurak bilmeyerek büyüdüğünden manzara kapanmış...
evin yolunu buluyoruz neyse ki... Altan abi'nin eşi Nazmiye abla ile yarın Datça'dan bir tekne gezintisine katılma konusunda anlaşıyoruz...
19 Eylül Pazartesi
sabah erkenden kalkarak annemin hazırladığı güzel sofrada kahvaltı yapıyoruz, saat 9'daki minibüse yetişmemiz lazım ki Datça'dan kalkacak motora yetişelim... ne de olsa bütün yaz özlemini çektiğim tekne turuna gideceğiz... ama maalesef annemin aceleci davranışlarına rağmen Nazmiye ablalar oldukça rahat rahat hareket ediyorlar... neden sonra anlıyoruz ki araba ile bizi Datça'ya götürecekler... annem başta inanmıyor... hala "hadi kızım kalk bunlar çok ağırlar kaçıracağız" diye söylenip durmakta... ama bakıyor ki kızında da bir rehavet... iflah olmaz bunlar diyor mutlaka içinden:)))
sonunda tekneyi görüyoruz... toplam 15 kişiyiz... tekne kaptanı Nazmiye ablaların tanıdığı... o sırada biz de köşe başında bir çay kahve seansına katılıyoruz...
tekne doğrudan Knidos'a gidiyor... 1.5 saatlik seyahat boyunca teknenin önüne gidip uzanıyorum... hava çok sıcak değil, hafif puslu ve rüzgarlı... tatil boyunca annemin kütüphanesinde bulduğum, içindeki yazıya bakılırsa benim tarafımdan alınmış olan kitabı hiç okumadığım ortaya çıkıyor... Murat Gülsoy'un "Alemlerin sürekliliği ve diğer hikayeleri"ne kaldığım yerden devam ediyorum... Kaptan yanıma geliyor ve manzarayı seyretmem gerektiğini söylüyor... ben de açıklıyorum 30 senedir buralarda olduğumuzu... yüzündeki mânâsızlığın, yaşım konusundaki tereddütü olduğu ortada... hemen atlıyorum fırsatı bulmuşum... yaş 35'e dayandı diye... inanmıyor... anneme sormak üzere yanımdan ayrılıyor:)))
Knidos'ta yanaşıyoruz karaya... herkes antik tiyatroya doğru uzanıyor... benim aklım fikrim teknenin ucundan balıklama atlamakta... o çivit mavisi denize bir an önce kavuşmak istiyorum... sonunda Nazmiye abla ile atlıyoruz tekneden... karşımızda süper yatlar ve katamaran var...
40 dakikaya yakın atlama ve yüzme olayına guruldayan midem yüzünden ara vermek zorunda kalıyorum:)) inanılmaz bir mısır ekmeği ve köy ekmeği geliyor... yumuluyorum...:))
artık açılıyoruz... Palamutbükü'ne varıyoruz... muhteşem bir deniz... dibi tamamen çakıl...renk bakır sülfat... annem denize girmediğinden... ikna çalışmaları son gaz devam etmektedir... "anne burada denize girmezsen içinde kalır... ltf merdivenden inmene yardım ederiz... hadi anne... korkma" demekten dilimde tüy bitti... sonunda annem ikna oldu... ve de denizden çıkmak istemedi...
sonraki durağımız dilek mağarası... 3 ayrı dilek diledim... biri bir arkadaşım için, diğer ikisi kendim için... belki kabul olur...:))))
dilek mağarasından da ayrıldıktan sonra domuz plajında duruyoruz... eskiden domuzlar yüzermiş... karadan ulaşım imkansızmış... hani insanlardan kaçmak isterseniz en ideal yer... ki neden kaçacaksınız...:)))) orda da denize giriyorum... annem tekneden "aman kızım" demeyi de ihmal etmiyor her seferinde:)))
son durak akvaryum... çok güzel bir koy ama saat 5 olduğundan güneş etkisini yitirmiş... üşeniyorum... ve de girmiyorum denize...:)))
Datça'ya vardığımızda ise saat 6.30 olmuştu...bir an önce eve gidip kitabıma kaldığım yerden devam etmek istiyordum...
eve döndüğümüzde annem yorulduğundan uzanmıştı... bir baktım biri camı tıklatıyor... Mine teyzemler gelmiş eşi ile... yemek yaparken Mine teyzem parmağını uçurmuş:) annem hemen duruma hakim olup, tedavisini yaptı... arkasından biz de yatağımıza çekildik...
19 Eylül Salı
akşam istanbul'a dönmek için bilet almam gerekiyor... Nazmiye ablalar kahvaltı ederlerken Marmaris'e ineceklerini isterlerse bileti alabileceklerini söylüyorlar... Datça minibüsünün kalkmasına 5 dk var... ayağım bir minibüse doğru giderken akıl edip de soruveriyorum "ne zaman döneceksiniz?"... cevap gece geç şeklinde gelince kendimi ormana doğru hızlı hızlı koşarken buluyorum... bir hoşçakalın bile diyemeden:)))) Datça minibüsünü yolda yakalıyorum... Datça'da limanın orda büroları... inip bileti almaya gidiyorum... dönüş minibüsüne yürürken Aysel teyze ile karşılaşıyorum... onlarda dün gelmişler... Aysel teyze esk
isi gibi hiç bir değişiklik yok... zaman geçiyor ama kadın hiç değişmiyor... benim bir tanem o... ne zaman bir sorunum olsa annemden sonra temasa geçtiğim insan...
eve döndükten sonra anneme anlatıyorum Aysel teyzeye rastladığımı... sonrasında teyzem telefon ediyor... bize gelecekmiş... teyzemi de gitmeden bir kez daha görebileceğim böylece... arada 2 saatliğine denize kaçıyorum... o kadar güzel ki... ben gidiyorum diye dalga da fazla yok... öpüyorum denizi... seneye kısmetse gene görüşeceğiz diyorum... insanın içini acıtıyor buraları bırakıp gitmek...
akşamüstü özel bir servis beni almaya gelecek... son dakikada Mine teyze çukulatalı kek ve poğaça ile kısır getiriyor... allahım bunları da mı yesem acaba diye kendime soruyorum...:)) afiyetle mideye indirilen yiyeceklerden sonra son hazırlıkları yapıp, teyzem ve annemle orman yolundan giriş kapısına doğru yürümeye başlıyoruz... kucaklaşmalardan sonra ben istanbul'a dönmek için, Marmaris'e götürecek olan araca biniyorum... anneme ve teyzeme de bol bol öpücük gönderiyorum...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder